ANA SAYFA / YAZARLAR / Toprak Çağan – Ayaklananlar mı, teorisyenler mi kendiliğindenci?

Toprak Çağan – Ayaklananlar mı, teorisyenler mi kendiliğindenci?

Bir kafa karışıklığının olması, var olan durumu karşılayıştaki alınan tutum, yorumlayış tarzı ve çıkartılan politik sonuçlarla ilişkili. Nihayetinde görünen ideolojik bir kafa karışıklığı. Günümüz kitle hareketleri ve ayaklanmalarını ele alıştaki sığ düşünce tarzı, eylemin içeriğine dair statik belirlemelerin kıskacına takılmaktan kurtulamıyor. Oysaki devrimci düşüncenin felsefik boyutu, devrimci partinin içinde yerini aldığı tarihsel dönemin hareketini belirlemesini şart koyuyor. Bu ise oluşunu, pratik politika ile doğrudan bağlantılı olan komünistlerin var olan harekete müdahalesini devrimci bir programla, programın siyasal öncüsü olan devrimci partileri ile sağlıyor. Ama bu böyle diye komünistlerin dışında gelişen ya da içeriği itibari ile burjuvaziyi doğrudan karşısına alamayan hareketlerin küçümsenebileceğini düşünmek, yığınların tarihsel inisiyatifine koşul koymak anlamına gelir. Böyle bir tarih yapıcılığı kestirmeci bakış açısıyla beraber pek mümkün görünmüyor.

“Kuşkusuz bu tartışmalı soruna, eylemin şu ya da bu yolunun arzu edilir olup olmadığı bakış açısıyla yaklaşamayız, tersine nesnel durumun nesnel koşullarından ve toplumsal güç ilişkisinden hareket etmek zorundayız.”

Tarihsel gerçeğin iz düşümünden seslenen Lenin için mesele eylemin doğru bir temelde, nesnel olarak değerlendirilmesidir. Öznel yargıların ya da kaygıların ön plana çıktığı yer de tartışılan eylemin “ileriyi” temsil eden yönünün kavranması ve sosyalist hedeflerle tanışması gerekliliği değil, salt devrimci öznenin eksikliğidir. Bu tespitin doğruluğuna yaslanan teorik akıl, kendisinden yola çıkan pratiğinin uygun koşulları yaratabilme çabasına teslim olur. Bu çaba kendiliğindenciliğe sanki bir tepki gibi görünse de, özünde aynı çizginin ‘sol’ tarafını işaret eder. Toplumsal güç ilişkisi devrimi iradi bir eyleme yöneltebilecek, onu siyasal devrimcilikle buluşturabilecek öznelerin, hareketin diğer unsurlarının güç ilişkisini dağıtabileceği ve devrime eşlik edebilecek kesimi ile de el ele tutuşabildiği koşulları ifade ediyorsa eğer, mevcut olan durumda devrimci siyasal öznenin politik ağırlığından bahsedebiliriz. Bu ağırlığın söz konusu olmadığı, yani eylemin yolunun aslında arzu edilmez olduğu görüntüde, eylemin taşıdığı dinamiklerle birlikte başlangıcından bugüne süregelen niteliksel değişikliklerini hesap ederek burjuvaziyi sarsan içeriğini de gözlemler, devrimi de çatışma ve ayaklanmalardan geçen bir süreç olarak ele alırız.

Leninist politikanın kendiliğindenciliğe vurduğu darbe kitlelerin hareketini ya da ayaklanmasını boşa düşüren, ona devrimci rol ve yüreklendirici payeler biçmeyen temkinlilikten doğmadı. Devrimler kuşkusuz kendiliğindenci hareketlerin ayaklanmaya ulaşan düzeyi ile boyutlandı, bu kendiliğindenciliğe sosyalist bilinç katmayı hedefleyen devrimciler ile başka girişkenliklerle karşılandı. 1905 Devrimi ve 1917 Şubat Devrimi, Leninist politikanın öncülüğüne ayrıcalıklar kattığı 1917 Ekim devrimi ile ilişkilendirilirlerken ilk iki devrimin kendiliğindenci karakteri küçümsenmez, sonuncusunu destekleyen, oluşunu sağlayan süreçler olarak ele alınırlar. Leninist politikanın bütün meselesi kendiliğindenci hareketi devrimci programdan yoksun bırakan, onu sendikalist, reformist ve halihazırdaki durumla yetinen, ona ayak uyduran sol pratiğin kendiliğindenciliğiyledir.

“Kendiliğindencilik var, kendiliğindencilik var!” ayrımı hareketin devrime aktarabileceği olanakların dikkate alınmasını içerir. Devrimin politik kurmayı devrim partisi, ayaklanmanın başladığı nokta ile ulaştığı düzeyin frekans farklılıkları arasında başka bir şekle bürünebilir. “Devrimci parti yok, onun için bu ayaklanmadan bir şey çıkmaz” fikri ayaklanmanın oluşabilecek devrimci sonuçlarını ıskalamayı da beraberinde getirir. Bu anlamıyla ekonomizmin başka bir yüzü de burada saklıdır. Çünkü devrimci parti yoksa devrimci taleplere de, programa da yer yoktur!

Haziran (Gezi) Ayaklanması, Tunus ve Mısır Devrimleri, kıtaları sarsan, anti-kapitalist nüveler taşıyan halk ayaklanmaları, protestolar değerlendiriliş tarzları itibari ile sınırlarını kendiliğindenciliklerinde buldular. Oysa bu girişkenliklerin ihtiyacı bilineni söylemekten ziyade ciddi bir ön hazırlık, politik kurmaylıktır. İşçiler, emekçiler, işsizler, gelecek problemi yaşayan yığınlarca insan, çiftçiler, yoksul köylüler, küçük burjuvazinin yıkıma uğrayan öfke barutları, sistemle onarılamaz bir husumeti parlemanto dışı sokak eylemlilikleri ile gösteriyorlar. Toplumsal devrimler, toplumsal bahanelerin radikalize olmuş biçimleri ve militanlaşmış halk kitleleri ile bütünleşmesi sonucu gelişebilir. Burada şablonlara, reçetelenmiş formüllere yer yoktur. Lenin’in devrimci durum tanımı asıl öznelerin bu girişkenliklerini, mevcut durumu (ya da eskiyi) kabullenmeyişliklerini, yönetenlerin de eskisi gibi yönetemiyor oluşlarını temel alır. Bunun dışındaki şart koyuşlar devrimi yokuşa süren reformizmin ancak kendi basiretsizliğine kalkan olabilir. Uydurmadır! Var olan hareket ve ayaklanmalar içerikleri ve yöntemleri ile kuşkusuz devrimci örgüt ve devrimci teorinin ikameciliğine soyunamazlar. Devrimci örgütlenmeler ortaya çıkan araçların politik içeriklerine teslim olamaz, hareketin geri düzeyi ile yetinemezler. Sonuçta devrim, devrimci kitlelerin eseridir. Öncülük kategorik bir konumlanmayı, ayrımı değil, devrimin kitlesi ile dışarıdan içeriye doğru bir kesişmeyi ifade eder.

Devrimci politika izlenimlerin, ankete dayanan parlementarist verilerin, sosyologça yorumlamaların gölgesine konuşlanamayacak kadar diyalektiktir. Sisteme yönelen, onu sarsan, çalışma koşullarını, pahallılığı, geleceksizliği, iktisadi politikaları hedef alan bir ayaklanma, ayaklanmacıların aşılabilecek bilinç duvarlarını görmezden gelip “sağ” kampa ipoteklenerek açıklanamaz. Ya da taleplerin sistem içi sınırlar içinde olması, güdük kalması ve devrimci partinin müdahalesinden mahrum olması ile de “devrime uzak” görünemez.  

“…bütün önyargılarıyla küçük-burjuvazinin bir kesiminin devrimci infilakı olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter yığınların, toprak sahiplerinin, kilisenin, krallığın boyunduruğuna karşı, ulusal vb. boyunduruğa karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. Ne olacaktı! Bir ordu belirlenmiş bir noktada mevzilenerek, “biz sosyalizmden yanayız”, bir başka ordu da bir başka noktada saf tutarak “biz emperyalizmden yanayız” diyecek ve böylece toplumsal bir devrim gerçekleşecek, öyle mi! Ancak böylesine çokbilmişçe ve gülünç bir bakış açısından hareket ederek İrlanda ayaklanmasına “darbe” diye kara çalınabilir.

“Saf” bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü hiçbir zaman bunu görmeye vefa etmeyecektir.”

Lenin’in, Plekhanov’un İrlanda Ayaklanması’na mesafeli duruşunu değerlendirirken göstermiş olduğu yaklaşımın derinliğini gözönünde bulundurduğumuzda, bugün Fransa’da “Sarı Yelekliler”i değerlendiren kimi teorisyen ve sosyolog solcularımızın hareketin unsurları ile aralarına kurdukları politik barikatın aşılabilmesi ancak Lenin’in seslendiği yerden mümkün görünüyor. Mevcut öznelerin göçmenlere yönelik tavrı, işsizlik ve geleceksiz gibi bugünü ilgilendiren meselelerle ilgili bir çıkış noktası taşımıyor olmaları, hatta kapitalist poitikaları eleştirmiyor olmaları (böyle olmadığı ortaya çıktı) onların ayaklanmalarını “sağ” bir eylem olmakla nitelendirmeye yeter, deniyor. Bunu marksist düzlemin içerisinde kendisine devrimci payeler dizerek, ayaklanmayı da sağ (o da neyse) yörüngeye yaslayarak yapmaları pekte yabancı olunmayan bir durum. “Tanrı Çarımızı Korusun” derken kurşuna dizilen 1905 işçilerinin “devrimci” düzlemde olmalarına pratikleri yetmediyse(!) (Lenin’in devrimden bir kaç gün önce Struve ile yaptıgı “devrimci bir halk vardır-yoktur tartışmasını hatırlayın), bugün Fransa’da sokağa dökülen ayaklanmacı kitlelerin yoksul banliyölerden ve sendikalardan olmayışına rağmen (ilk zamanlar tabloyu yansıtan görüş buydu)-ki bunu baz almak daraltıcı bir ikameye götürür- hedef aldıkları siyasal odağa vuruş ritimlerine ve biçimlerine bakıp ileriye çıkmayan bir devrimciliğin sosyalistliğine yeten ne olabilir düşünmek gerekir(!)

Küçük burjuva aydın tipinin sol-devrimci kitleye taşımaya çalıştığı bir düşünce de artık eski tip devrimci parti ve örgütlerin bugün ki kitle algısını kavrayamayacağı, bu kitleyi yönlendiremeyeceği… Bu düşünceyi arka planda Leninist parti modelinin işlevsiz olduğu düşüncesi destekliyor. Tam devrim cahililer!  Bir anlık seçim fetişisti haline gelen sol partilerin, kitleleri ayaklanma ritüellerinde parlak bir yetenek ile sürükleyebildiklerinin hülyası içinde yaşamanın(!) iyimserliği ile hareket edecek olursak, bunun bir anlamı olabilir. Fakat bu da yok ve imkansız! Fukara bir sol aklın, devrim partisi ile devrim organları arasındaki ilişkiyi tarihsel örneklerle anlamlandıramaması, gerçeğin üzerinden atlamayı bilinçli bir tercihmiş gibi gösteriyor. Neden mi? Çünkü yirminci yüzyılın devrime önderlik eden devrim partileri dahi devrimci öz örgütlenmelere dayandılar. Sovyetler, konseyler vs.. Bu öz örgütlenmelerin biricik örnekleriydiler. Devrim partileri bu örgütlenmeleri çıkış noktaları itibari ile kendileri örgütlememişlerdi. Onların içerisinde güç olmayı, güç ilişkilerini sosyalist hedefler doğrultusunda çözmeyi taktik politikanın alanı olarak gördüler. Lenin’in Nisan Tezler’inin şekillendiği yer Bolşevik Parti’nin sayısal oranına değil, sovyetlerin sunduğu stratejik imkanlara dayanır.  Kitle partisi olmayan komünist partisinin, konumlanan kitleyi nereden ve nasıl sevk-idare edeceği yöntem sorunudur. O, “dar partinin”  devrimi, bolşevik sosyalist cumhuriyetler birliğini değil, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurdu. “Dünün öz örgütlenmleri yarının iktidar organları oldu”lar. Bu çağın ayaklanmaları da, siyasal iktidarı almayı hedefleyen komünist partisinin Lenin’in ifadesi ile, “küçük-burjuva psikozu dağıtmayı” önüne koyan komünist ve proleter unsurların, hareketin diğer unsurlarından ayrıştırmasına ve  devrimci programının birleştirici etkisi ile bu diğer unsurlara politik olarak hücum etmesini sağlamasına bağlıdır.

Sarı Yelekliler marksist içerikli ayaklanmanın “Biz sosyalizm istiyoruz” diyen ordusuna saf tutmuş değiller. Burada mesele teori kasanların pratik politikada ayaklanmanın eksik yanlarını dile getirmede nerenin safına kaydıklarıdır. Değil Sarı Yeleklilerin muhtevasında, politikada sağa kaymanın dümeninde bu nereye düşer bilin bakalım?

“Sınıf, sınıf, sınıf!” demekle ya da her hareketi küçümseyip onun hakkında Hollywood vari senaryolar üretmekle halk hareketlerine devrim yoğrulmuyor!

Ayrıca kontrol

Sömürgede reformizmin batağı!

TC Sömürge Yönetiminde yaşanan saldırı, soygun, taciz, öldürme vb. olay ve sorunlarda, sadece Üst ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir