ANA SAYFA / MAKALELER / Sınıflı toplumlarda kadın ve ülkemizin kuzeyindeki durum

Sınıflı toplumlarda kadın ve ülkemizin kuzeyindeki durum

ÜLKEMİZİN KUZEYİNDEKİ DURUM

Kadınlarımızın güvenliğini, artık TC Sömürge Yönetimi polisi sağlayacakmış!

Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Şubesi 25 Kasım’da hizmete girmiş!

Aydınların, reformistlerin, feministlerin bu konudaki istekleri kabul edildi!

KIBRIS’IN KUZEYİNDEKİ DEVLET, TC DEVLETİDİR!

KKTC’yi devlet olarak görenler, tanımlayanlar sömürgecinin işbirlikçi yerel partileridir, örgütleridir, kurumlarıdır! Hangi kılığa girerlerse girsinler! “Kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin son bulması adına çalışmalarına devam edeceklerini” söyleseler de, “Poliste Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Şubesi” açsalar da!

Kadına yönelik şiddetin de, cinayetlerin de, diğer sorunların da nedeni bu işbirlikçilerin temsilci ve parçası oldukları ataerkil, kapitalist üretim ilişkileri ile onun koruyucu ve kollayıcısı sömürgeci TCdevletidir.

“Kadına şiddete hayır, kadın cinayetlerinden sorumlu devlettir “diyerek sömürgeci TC devletinden sözetmeden, sadece yerli işbirlikçi üstdüzey sömürge memurlarının yönetici oldukları kurumları sorumlu devlet olarak gösteren reformistler de sömürgeci işgalci devletin örtülmesine katkı koyuyorlar, amaçları bu olmasa da!

Sorunun kaynağını sömürgeci kapitalist üretim ilişkilerinde görmeyenler, sorunun çözümünü de sorunun kaynağını ortadan kaldıracak devrimde, devrime hazırlanmakta değil, reformlarda ararlar ve bunu başarabileceklerini böylesi örneklerle savunurlar!

Devrimin, devrimci bir mücadeleninin parçası olanlar; reformları bu devrim mücadelesinin yan ürünleri olarak kazanabileceklerinin; ve bu reformların hiçbir zaman sömürgeciliği, kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaya yönelik demokratik halk devriminin kazanımlarının yerini alamayacağı bilincindedirler .

***

Sınıflı toplumlarda kadın sorunu ile ilgili konuya ışık tutması nedeni ile Yavuz Kalkan tarafından kaleme alınan ve farklı bir kaynakta yayınlanan alttaki yazıyı pauylaşıyoruz.

SINIFLI TOPLUMLARDA KADIN

“Kadınla erkek arasındaki ilişkiler, üretim ve dağıtım yöntemlerinin değişmesi sonucu farklı bir hal almıştır. İlerde meydana gelecek yeni üretim ve dağıtım yöntemleri de kadın ve erkek arasında yeni ilişki biçimleri getirecektir. Değişim dışında hiçbir şey sonsuz değildir.”

Yaşadığımız emperyalizm çağında büyük bir kasabaya dönüşen dünya ve bu dünyada birbirinden farklıymış gibi görünen kültürlere karşın, cinsiyet ayrımı açısından baktığımızda temelde çok bir fark olmadığını görüyoruz. Ayrıca genelde erkeğin, kadını iktidardan uzak tutabilmesi için yaratılmış bir çok olgu olduğunu da görüyoruz.

Üretim ilişkilerinin farklı bir boyuta gelmesi ile birlikte, özel mülkiyetin ortaya çıkması sonucu, kadının erkeğin gerisine düşmesinin tohumları atılmıştır. Özel mülkiyetle birlikte erkeklerin soyunu devam ettirebilmeleri ve miraslarını bırakacakları yeni erkek evlatlar edinebilme istekleri, kadının cinselliğini de denetim altına alma gereğini beraberinde getirmiştir.

İlerleyen süreçte kadını hakimiyeti altına alabilmek ve erkek, kendi egemenliğinin devamı için bir din ve dil yaratmıştır ve erkek kadından üstün ilan edilmiştir. Üretim araçlarının kapitalist mülkiyet altında olduğu erkek egemen toplumda, sözde yasalarla kadına bazı haklar tanınmış ancak bu haklar sözden ibaret kalmıştır. Bin yıllardır olduğu gibi içinde bulunduğumuz bilgi çağında bile durum çok farklı değildir. En ileri demokratik ülkelerde bile, ilkesel olarak eşitlik egemen ideolojinin bir parçasını oluşturur, ancak uygulamada bunu görmek mümkün olmamaktadır.

Burjuva devrimleri sonucu oluşan, ulus devlet modellerinde bile devletin kadına yönelik projeleri, kadınların geleneksel “iyi eş ve iyi anne” rollerini pekiştirmekten başka bir işe yaramamıştır.

Kapitalizm, ataerkilliği kullanır ve ataerkillik sermayenin gereksinimleriyle tanımlanır. Kapitalizm öncesi toplumlarda da özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla ataerkilliğin geliştiğini dikkate alırsak bu daha anlaşılır olur. Onun için yazının devamında kullanacağımız ataerkillik kavramını özel mülkiyet kavramından bağımsız düşünmemek gerekir.

“Ataerkil topluma geçtikten sonra kadın bir seks aracı, bir aşçı, soyun devam ettirilebilmesi için çocuk doğuracak bir araç olarak görüle gelmiş, onun hiçbir zaman erkeğe eşit olabileceği düşünülememiştir. ” (August Bebel: Kadın ve sosyalizm)

Ataerkil toplumda, erkeğin eşiti olmayan kadın ataerkil devletle, ataerkil iktidarla erkeğin belirlediği sınırları aşamaz, ev içi alandan kamusal alana geçemez ve erkeğin yarattığı değerlerle beslenerek kendini onun gözüyle görür. Hatta bunu tanrı vergisi olarak algılar ve başkaldırmayı düşünmez.

Bunun sonucu olarak günümüzde kadının karşısına çıkan birçok sorun, kadın ve erkeklere ilişkin olarak içinde yaşadığı toplumun sosyo ekonomik koşullarına göre, toplumun kültürü tarafından oluşturulmuş değer yargılarından kaynaklanır.

Ataerkil tutumlar önce ailede edinilir. Çocuklar genellikle büyüklerini örnek alarak cinsel rol tutumlarını benimser ve dayatılan ataerkil ideolojiyi içselleştirir. Bu tutum giderek eğitmenler, öğretmenler, okul çevresi ve diğer resmi ve resmi olmayan eğitim kurumlar tarafından pekiştirilir. Bilindiği gibi çocuklara doğuştan itibaren genellikle onların cinsel organlarına bakılarak bir cinsiyet farklılığı bazı yollarla dayatılır. Daha bekken ayrımcılık başlar ve erkek bebeklere mavi, kahverengi, lacivert gibi ağırbaşlılığı, ciddiyeti temsil eden renkler giydirilir. Kız bebeklere ise sarı, pembe, kırmızı, mor gibi neşeyi, havailiği temsil eden renkler giydirilir. Çocuklar bu özellikleri ile büyütülürler. Kadının güvenilmezliği inancına denk düşen bir yaklaşım geliştirilir.

Ataerkil kültürün yapılanma biçimi, kadının topluma yaptığı katkıları dışlar. Kadın ikinci cins konumundadır ve bir alt tabaka olarak görülür. Kadının konumu erkeğe göre, erkek tarafından belirlenir. Önce babası, sonra da kocası tarafından erkeğin sınıfına dahil edilir, onun dinine girer çoğunlukla, o girmese bile doğurduğu çocuk babasının diniyle doğar.

“…Ataerkil düzende,kadını tanımlayan simgeleri, kadın yaratmamıştır. Gerek ilkel ve gerekse uygar dünya erkeklerin dünyası olduğu için, kadına değin kültürü biçimleyen fikirlerde erkeklerin kafasında gelişen fikirlerdir. Bize öğretilen kadın kavramı, erkeklerin yarattığı ve erkeklerin gereksinmelerine karşılık verebilecek biçimdeki kadındır…” (Kate Millet: Cinsel politika. Payel yayınları: s,83)

Erkek üstün, egemen, kadın ise edilgen, boyun eğen, zayıf cins olarak kurgulandığı için ataerkil erkek, doğanın türün korunmasını gözeterek kadını erkekten daha zayıf yarattığını düşünür. Boyun eğen, kabul eden kadına karşılık erkek, arzulayan, isteyen, sahip olan ve belirleyendir. Kadınlar kendilerini erkeklerin arzularına göre uyarlamışlar ve bu uyarlamayı kendi doğalarıymış gibi algılamışlar. Dolaysıyla kadın hem kendisiyle hem de çevresiyle mücadele etmek zorundadır. Kadına efendisi olarak erkeğe itaat etmesi öğretilmiştir. Erkek kadının efendisidir, dolaysıyla kadında köleden çok farklı bir şey değildir. Bu nedenle olmalıdır ki Aristoteles: “halk sınıfından birinin sahip olabileceği köle sadece karısıdır.” der (Kate Millet: Cinsel politika. s, 69) Erkek parası olmadığı sürece bir köle satın alamaz ama onun emrine amade, her zaman köle gibi kullanabileceği bir karısı olabilir.

“…haddini bilip “erkeğin verimli toprağı” olmayı kabullenen kadınlar melek, iyi ve kadınlık timsali olarak adlandırılıp yüceltilirken, kendilerine zorla dayatılan sınırları kıranlar da, dönemine göre, cadı, fahişe, feminist olarak damgalanıp aşağılanırlar.” (Fatma Gül Berktay: Kadın Olmak Yaşamak Yazmak. s,127)

Erkekler sürekli erkekliklerini ispatlama zorunda kalırlar. Bunu aksi durumunda horlanıp endişeye kapılırlar. Ağlamak, duygusal konuşmalar yapmak erkeğe yakıştırılmaz. Ağlayan bir erkek kadın gibi suçlanır. Çünkü ağlamak kadına özgüdür.

“Herkes kendi evini yönetir, kendi karısını, çocuğunu” (Homeros: Odysseia. s,167) düşüncesinden yola çıkan ataerkil anlayış, kadınlara yönetim işinin erkeklere özgü olduğunu, kadınlarınsa evlerinde oturarak çocuklarına bakması gerektiği empoze edilir. Erkek savaş alanında zaferi kaptırmamak için kadının eşitliğini yadsıyıp evine kapatılmasını tercih eder. Zaten “Erkek savaş için eğitilmeli, kadınsa savaşçıyı dinlendirmek için gerisi deliliktir.” (Friedrich Nietzsche: Böyle Buyurdu Zerdüşt. Cem Yayınevi. s,86) gibi söylemlerde aynı anlayışın uzantısı olarak düşün yaşamımıza girmiştir. Bu kadar olumsuzlukla kuşatılarak kamusala çıkması engellenen kadının, doğal olarak kültür alanında da verimli olması olanaksızlaşmıştır.

Kamu yaşamında kadının hiçbir şekilde varlık göstermediğini iddia etmiyoruz, ancak kadın, kamu yaşamına girdiğinde ikincil önem taşıyan işlerde çalışmaya zorlanmıştır. Yada erkekle aynı işi yapsa dahi, erkekle aynı değere sahip olmamaktadır. Hatta bazen çok sık olmasa bile kadın bazen üst düzey yöneticiliklere getirilebilmekte fakat bu defa kadının erkekleşmesi söz konusu olmaktadır. Kamusalda yer edinebilmek için kadın, kendi dişil özelliklerini yadsımak zorunda kalmaktadır ve yine kadın öncelikli olarak ev içinde yapılması gereken işlerden sorumlu tutulmaktadır.

Kadının bu gün tüm sanat mesleklerine girmesine izin verilmesinin asıl nedeni,daha fazla kazanç peşinde olan burjuvazinin, kadına, daha kolay boyun eğen, kanaatkar olan, mükemmel bir sömürü objesi olduğu gözüyle bakmasından kaynaklıdır. Bu yüzden kadınların işçi olarak kullanıldığı meslek ve iş türlerinin sayısı her geçen gün artıyor.

“Binaenaleyh bizim heyeti içtima iyemiz için ilim ve fen lazım ise bunları aynı derecede hem erkek, hem de kadınlarımızın iktisap etmeleri lazımdır” (Atatürk söylev: s,89) diyen Atatürk bile, konu kendi karısının millet vekilliği olunca bunu istememiştir. “Gerçi ben kadınların Meclis’e girmelerinden yanayım ama karımın Mecliste olmasından yana değilim,evimde rahat etmek isterim. Bana bu rahatı ancak sevgili karım verebilir.” (İpek Çalışlar: Latife Hanım. Doğan Kitap. s,198 )

Erkeğin mutlak egemenliğine ve kadının baskı altına alınarak boyun eğişine dayanan ve bu statükonun iktidar, ekonomi, kültür, sanat gibi kurumların bütünleşerek sürekli etkileşim halinde olmasının sürdürüldüğü sistem, üretim araçlarının özel mülkiyette olduğu günden günümüze kadar ataerkil sistem olarak adlandırılmıştır. Merkezinde, kadın ve çocukların geçimini sağlayan, onları koruyan ve onların boyun eğmek zorunda olduğu erkek yer alır.

“Burada söz konusu olan, kadının, insan toplumunun tam, eşit haklara sahip ve olabildiğince yararlı etkinlikte bulunan bir organ olabilmesi için sosyal organizmamızda hangi konumu alması gerektiği, güçlerini ve becerilerini her yönde nasıl geliştireceğidir. Bizim bakış açımıza göre bu sorun, baskı, sömürü, yoksulluk ve sefaletin yerine, bireylerin ve toplumun hangi biçimi ve örgütlenmeyi alması gerektiği sorunuyla denk düşmektedir. Bu nedenle nihai çözümünü yalnızca, toplumsal çelişkilerin ortadan kaldırılmasıyla ve bunun yol açtığı kötülüklerin yok edilmesiyle bulabilir.” (August Bebel: Kadın ve Sosyalizm. s,37)

Ayrıca kontrol

Yusuf Alkım-Dert halkın huzuru değil, polis şiddetine meşruluk kazandırmaktır!

Son günlerde sömürge düzeninin kolluk kuvetleri “huzur operasyonları” düzenleyip, yanlarında götürdükleri medya mensupları aracılığıyla, özenli …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir