ANA SAYFA / DKB / Kriz, Kıbrıs’a yansımaları ve ortak mücadele olanakları ele alındı

Kriz, Kıbrıs’a yansımaları ve ortak mücadele olanakları ele alındı

Güney Kıbrıs’ta örgütlü olan Bandiera’nın organize ettiği “Kriz, Kıbrıs’a yansımaları ve ortak mücadele olanakları” konulu panel 20 Kasım Salı akşamı Lefkoşa’nın güneyinde gerçekleştirildi. Eski Lefkoşa Belediye Pazarı’nda bulunan Agora Projesi Merkezi’nde gerçekleşen panele kuzeyden Devrimci Komünist Birlik, KSP ve Boran Kültür Merkezi katılırken, panele davetli olan Bağımsızlık Yolu ise etkinliğe katılım göstermedi.

Yaklaşık üç saat süren panelin ilk oturumunda krizin nedenleri, kuzey Kıbrıs’a yansımaları ve gelişen mücadeleler ele alınırken, ikinci oturumda ise ortak mücadele olanakları konuşuldu. Örgütlerin sunumlarının ardından gerçekleştirilen soru cevap kısmında ise özellikle Kıbrıslı Rum katılımcıların merak ettikleri konulara değinildi.

Devrimci Komünist Birlik adına ilk oturumda Genel Sekreter Yusuf Alkım söz alırken, ikinci oturumda Demetris Karamallakis konuşma yaptı. Alkım konuşmasında krizin nedenlerine değinerek büyük bir ekonomik kriz döneminden geçildiğini ve bu krizin esas sorumlusu olan sermaye sahipleri ve onların temsilcisi hükümetlerin kimi zaman kriz olmadığını dillendirirken aslında onların da yaşanmakta olan büyük sarsıntının herkesten daha çok farkında olduklarına dikkat çekti. “Kriz yok” demelerinin sebebinin ise krizin yıkıma uğrattığı işçi, emekçileri yatıştırmak ve oyalamak olduğunu belirten Alkım, kriz konusunda hemen herkes hemfikirken, kendini devrimci adleden çoğu çevrenin bu krizden “çıkış” yolları konusunda kafa karışıklığı yaşadığını dile getirdi. Ülkemizin gerek kuzeyinde gerekse güneyinde de ekonomik krizler yaşandığına da değinen  Alkım her iki bölgede de bankacılık sektörünün bağımlı olduğu ülkelerde ortaya çıkan krizlere bağlı olarak bankacılık sektöründe yaşanan çöküşlerin hızlı bir şekilde ülkemize de yansıdığına vurgu yaptı.

Alkım konuşmasında ayrıca krizlerden çıkışın iki yolu olduğunu; birincisinin kriz döneminin üretici güçlerin yıkımı yolu ile atlatılarak kapitalist üretim ilişkilerinin korunmasıyken, ikincisinin ise yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin ise daha fazla içerisinde bulundukları şekilde yönetilmek istemedikleri, küçük bir sermaye sahibi azınlığın geriye kalan üretici büyük çoğunluk üzerindeki sömürüsüne dayalı düzenin temellerinden sarsılarak, her yönüyle ortaya çıktığı kriz dönemlerini devrimci olanağa dönüştürmek ve krizlerin yaşanmadığı sosyalist üretim ilişkilerine dayalı yeni bir düzen kurmak için ayağa kalkmak olduğunu aktardı.

İşçi, emekçiler için en büyük düşmanın umutsuzluk olduğuna da dikkat çeken Alkım, “Umutsuz bir işçi sermaye sahipleri için son damlasına kadar sömürülebilecek ve isyan etmeyecek bir güçtür, ancak sömürüsüz bir yaşama dair umudu olan bir işçi, sermaye sahipleri için en büyük düşmandır.” dedi. Alkım sınıf devrimcileri olarak kapitalist düzeni yıkıma uğratacak olan daha çok sayıda sınıf bilinçli işçiyi örgütlemek, onları sınıf bilinci ile silahlandırıp, devrim umuduyla donatmak görevi ile karşı karşıya olduklarını belirterek ne kuzeydeki, ne de güneydeki yapıların krize karşı ortaya koydukları devrimci bir açılım görülemediğinin altını çizdi.

Alkım konuşmasının son bölümünde devrimci güçler olarak önceliğin az da olsa devrimci bir bilince sahip olan, ancak egemenlerin çeşitli araçlarla onların devrimci umutlarını yıkıma uğrattığı kesimleri örgütlemek, daha geniş işçi, emekçi kitlelerin gerek ülke, gerekse dünya ve bölgedeki devrimci gelişmelere bağlı hareketleneceği süreçlerde devrimci mücadeleye önderlik edecek güçleri bir araya getirmek olması gerektiğinin altını çizdi. “Bunun için kendini devrimci adleden yapıların üzerinde durması gereken şey devrimin olanakları ve güncelliğidir, kitlelere devrimci olanakların varlığını göstermek, az da olsa devrimci bilinci olanları devrim umudu ile donatarak mücadele saflarına çekmek olmalıdır.” diyen Alkım sözlerini şu şekilde tamamladı: “Devrimci Komünist Birlik olarak bizler bu bilinçle diyoruz ki; Bu Pisliği Devrim Temizler! ve Şimdi Devrim Zamanı!”

İkinci oturumda DKB adına konuşan Demetris Karamallakis ise ülkemiz etrafında enerji kaynakları nedeni ile yaşanan emperyalist paylaşım çatışmalarına değinerek, bu çatışmaların merkezine yer alan Kıbrıs’ta yine bu çevrelerin çıkarları doğrultusunda yeni bir düzenleme yapılmaya çalışıldığını aktadrı.

Yürütülen müzakerelerin Kıbrıs halklarının çıkarlarının dikkate almayan ve emperyalist güçlerin çıkarlarını koruma temelinde yürütüldüğüne dikkat çeken Karamallakis, bu koşullarda yapılacak bir anlaşmanın burjuvazinin anlaşması olur ve barışı olacağını ancak  ezilenlerin, halkların anlaşması ve barışı olamayacağının altını çizdi. “Ülkenin komünistlerinin, devrimcilerinin, demokratlarının, halkların kardeşliğini savunanların önlerine koyacakları en acil görev özelde ezilen ülke halklarının, işçi sınıfının, ezen ülkeler ve ortadoğudaki ülkelerinin, genelde dünya halklarıyla kardeşleşmesini ve işçi sınıfının birliğini teoriden pratiğe geçirecek örgütlenmeyi gerçekleştirmek olmalıdır.” diyen Karamallakis, emperyalizme, kapitalizme, sömürgeciliğe karşı bağımsızlığı, özgürlüğü, devrimi, sosyalizmi ve komünizmi hedefleyen bir örgütlenme olmaksızın ve bu önderlikte mücadele verilmeksizin, ülkemizi özgürlüğüne kavuşturamayacağımıza vurgu yaptı.

Karamallakis geçmiş acıların hesabını sormak, işlenmiş olan insanlık suçlarının sorumlularını yargılamak için demokratik bir halk iktidarının şart olduğuna da dikkat çekerek, Bu iktidarı kurmanın yolu devrimci mücadeleden, Türkiye-Kürdistan-Ortadoğu ve Yunanistan-Balkan ülkelerindeki devrimci unsurlarla birlikte gelişecek olan demokratik halk devriminden geçtiğinin altını çizdi. Sürecin hızla buna doğru gelitiğini belirten Karamallakis “Ülkemiz emperyalist kapitalizmin büyük krizler ve kaoslar yaşadığı ve emperyalist zincirde en zayıf halkaları yarattığı bir coğrafyanın ortasında bulunmaktadır. Ve bu durum ülkemize, bölge ülkeler ile ile birlikte ortak devrimci olanaklar yaratıyor. Şimdi önümüze koymamız gereken Kıbrıs halklarının tüm devrimci komünist unsurlarını ortak bir çatı altında toplayarak Devrimci Komünist öncüyü yaratmak olmalıdır. Gelmekte olan devrimci süreci karşılayabilmenin ve devrimci dalgalanmaları ülkemizde de gerici iktidarları yıkacak şekilde yönlendirebilmenin başka yolu yoktur.” dedi.

 

DKB Genel Sekreteri Yusuf Alkım’ın konuşma metni:

Devrim umudu ile kuşanmak

Büyük bir ekonomik kriz döneminden geçiyoruz. Bu konuda hemen hemen herkes hem fikir. Elbette bu krizin esas sorumlusu olan sermaye sahipleri ve onların temsilcisi hükümetler kimi zaman kriz olmadığını dillendiriyorlar, ama onlar yaşanmakta olan büyük sarsıntının herkesten daha çok farkındalar. “Kriz yok” demelerinin sebebi ise krizin yıkıma uğrattığı işçi, emekçileri yatıştırmak ve oyalamaktır.

Ancak sorun kriz konusunda hemen herkes hemfikirken, kendini devrimci adleden çoğu çevrenin bu krizden “çıkış” yolları konusunda yaşanan kafa karışıklığı ya da açmazlığıdır!

Krize karşı yaplması gerekenlerden önce, krizi doğuran nedenlere bakmak gerekiyor. Çünkü sorunun temellerini bilmeden, soruna çözüm üretmeye çalışmak bilinen örnekle; bataklığı kurutmak yerine sivri sineklerle kavga etmeye benzer!

Krizin nedenleri

Kapitalist ekonomik kriz ile ilgili bir çok analiz ortaya konuyor. Gazetemizde de bunlara yer vermeye çalışıyoruz. O nedenle bu yazıda çok kapsamlı bir kriz analizi yapacak değiliz.

Kısaca bakacak olursak; Ağustos ayında Türkiye’de döviz kurlarında yaşanan ani artış ile başlayan kriz kimilerine göre “Amerikalı bir din adamının tutuklanması” sonrası ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı ekonomik baskıların sonucuydu. Ancak söz konusu din adamının serbest bırakılması sonrasında döviz kurlarının bir nebze düşmesine rağmen Ağustos  öncesi seviyeden halen yaklaşık % 50 daha yüksek olması ve iğneden, ipliğe tüm alanlarda çok büyük bir fiyat artışının yaşanmakta oluşu ve buna hızla artan işyeri kapanmaları ve işten çıkartmaların eklenmeye başlaması, krizin nedeninin başka yerlerde olduğunu ortaya koymaktadır.

Gerek Türkiye, gerekse Arjantin, İran, Rusya ve Amerika dahil dünyanın dört bir ucunda yaşanmakta olan krizin temelinde kapitalist üretim ilişkileri yatmaktadır. Çünkü kapitalizm serbest piyasa denen, plansız ve sermaye sahiplerinin en yüksek karı elde etme hedefleri üzerine kurulu bir yapıdır. Ve buna bağlı olarak makineleşmiş üretimin hakim olduğu her kapitalist ekonomide aralığı 7-8 yıl ile 10-12 yıl arasında değişen periyodik krizler yaşanmaktadır. Maksimum kar hedefi ile üretimi en yüksek seviyeye çıkaran sermaye sahipleri bir kaç yıllık süreç sonunda piyasanın, daha doğrusu tüketici olarak isimlendirilen işçi, emekçilerin alabileceklerinden çok daha fazla ürünle piyasayı doldururlar. Yükselen üretim ile piyasalar fazla ürün ile dolar, ancak aynı zamanda üretilen ürünleri satın alan konumunda da olan üretici yığınların alım güçleri gelişen üretim ile aynı düzeyde artmaz. Sonuçta piyasalar sıkışmaya başlar ve fabrikaların depoları satılamayan ürünlerle dolar. Sermaye sınıfı açısından çıkış yolu bir kaç yıllık bir süreç için üretimin düşürülmesi ve eldeki ürünlerin tüketilmesidir. Bunun anlamı üretim alanlarının ya kapanması ya da işçi sayısı, çalışma süreleri gibi faktörleri azaltmasıdır. Yani üretici güçlerin alım güçlerinin daha da azalmasıdır. Bu dönemlerde sermaye sınıfının hizmetinde olan devlet olanakları da devreye girer. Çeşitli yollarla sermaye sahiplerinin iflas etmeleri engellenmeye çalışılır. Bununla birlikte yoksullaşan üretici güçlerin düzene karşı isyan etmemeleri için gerek işçi sınıfı içerisindeki düzenle işbirlikçi sendika ve örgütlerin sözde muhalif çıkışları ile özünde teslimiyetçi siyasetleri devreye konur, gerekse de emekçi kitleler üzerindeki polis ve devlet baskı araçları artırılır. Bu dönemlerde emekçi kitlelerin sisteme karşı gelişen tepkilerini tehlikesiz hale getirebilmek için faşist ve dini örgütlenmeler de devreye konuz. Devlet eli ile bu tip örgütlenmeler desteklenir. Bu süreçler ekonomik kriz dönemleridir.

Eğer bu kriz dönemi sermaye sahipleri açısından kazasız belasız geçirilebilirse, yani devrimci bir hareket gelişip sermaye düzenini yıkamazsa, birkaç yıllık yeni bir durgunluk dönemi başlar. Durgunluk döneminde fabrikaların depolarındaki birikmiş olan ürünler eritilir, sermaye sınıfının daha fazla kar elde etmek için yarattığı krizin bedeli, işçi, emekçi kesimlere ödetilerek, bu kesimler daha da yoksullaştırılır. Durgunluk döneminin ardından artık “ekonomik canlanma” için koşullar uygundur. Piyasada fazla ürün kalmamıştır, kapanan eski teknolojiye sahip fabrikaların yerini yeni teknoloji ile daha modernlerinin almasının önü açılmıştır. Her şey “yoluna girmeye” başlar; yeni iş alanları, daha yüksek maaşlar, demokratikleşen bir iktidar! Ta ki bir kaç yıl sonra yeniden ortaya çıkacak olan krize kadar!

Bu kaba özet kapitalist üretim süreçlerinin genel yapısını ortaya koyuyor. Ancak belirtmek gerekir ki bu süreçlere etkide bulunan bir çok farklı etken de mevcuttur. Yeni teknolojiler, yeni enerji kaynakları, savaşlar, doğal afetler vs… Bu tip etkenler de krizlerin gelişimini olumlu ya da olumsuz yönde etkilerler, onu geliştirebilir ya da erteleyebilirler. Ancak ana kural değişmez; makineleşmiş kapitalist üretim periyodik olarak ekonomik krizler doğurur ve dahası her defasında bir öncekinden daha da yıkıcı ve içinden çıkılması zorlaşan bir şekilde…

Kıbrıs’ta gelişen ekonomik krizler

Ülkemizin gerek kuzeyinde gerekse güneyinde de ekonomik krizler yaşanmaktadır. Her iki bölgede de bankacılık sektörünün bağımlı olduğu ülkelerde ortaya çıkan krizlere bağlı bankacılık sektöründe yaşanan çöküşler hızlı bir şekilde ülkemize de yansımaktadır. Türkiye’nin sömürgeci işgali altında olan ve tam bir ekonomik bağımlılık içerisinde olan kuzey coğrafyada krizler Türkiye’de yaşanan krizlere bağlı gelişirken, güney coğrafyada ise aralarında daha az bir ekonomik bağımlılık olsa da benzer süreçler Yunanistan’da ya da Avrupa’da ortaya çıkan krizlere paralel gelişmektedir. Güney ekonomisinin ağırlıklı olarak turizm sektörüne dayanması nedeni ile dış ülkelerdeki krizler güneyi de etkilemektedir.

Kapiatlist ekonomik krizlerden “ÇIKIŞ YOLU”

Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi kapitalist üretim ilişkilerinden kaynaklanan krizlerden çıkışın iki yolu vardır. Birincisi kriz döneminin üretici güçlerin yıkımı yolu ile atlatılarak kapitalist üretim ilişkilerinin korunmasıdır. İkincisi ise yönetenlerin yönetemez, yönetilenlerin ise daha fazla içerisinde bulundukları şekilde yönetilmek istemedikleri, küçük bir sermaye sahibi azınlığın geriye kalan üretici büyük çoğunluk üzerindeki sömürüsüne dayalı düzenin temellerinden sarsılarak, her yönüyle ortaya çıktığı kriz dönemlerini devrimci olanağa dönüştürmek ve krizlerin yaşanmadığı sosyalist üretim ilişkilerine dayalı yeni bir düzen kurmak için ayağa kalkmaktır. Bu elbette o kadar kolay değildir. Her şeyden önce kriz ile birlikte korkunç bir umutsuz ve karamsarlık içerisine gömülen işçi, emekçi kitlelere devrimci çıkış yolunu göstermek ve onları bunun olanaklı olduğuna ikna etmek gerekmektedir. Bu çok da kolay değildir, ama bunun en olanaklı oduğu dönemler kapitalist düzenin temellerinden sarsılarak işe yaramazlığının ortaya çıktığı kriz dönemleridir.

Sermaye sahipleri, onların düzenini sürdürmek için var olan devlet kurumları ile birlikte işçi, emekçilerin farklı bir seçeneğin olduğunu düşünmelerini, düşünseler de bunun mümkün olabileceğini inanmalarını engellemek için her türlü aracı devreye sokarlar. Gerek işçi sınıfı içerisindeki işbirlikçilerini kullanarak işçilerin siyasete olan güvenlerini ortadan kaldırırlar, gerekse de bu güvenini kaybetmeyen sınıf devrimcileri üzerinde her türlü baskı ve terör aracını devreye sokarlar. İşçi, emekçiler için en büyük düşman umutsuzluktur. Umutsuz bir işçi sermaye sahipleri için son damlasına kadar sömürülebilecek ve isyan etmeyecek bir güçtür, ancak sömürüsüz bir yaşama dair umudu olan bir işçi, sermaye sahipleri için en büyük düşmandır. Çünkü o her an isyan etmeye kurulu bir dinamit gibidir. Ya umudu tüketilerek çaresizleştirilmeli, ya da sermaye sınıfına hizmet eden, sınıf içerisinde bir işbirlikçiye çevrilmelidir.

Sınıf devrimcileri işte böylesi bir yapıya karşı mücadele yürütürler. Kapitalist düzeni yıkıma uğratacak olan daha çok sayıda sınıf bilinçli işçiyi örgütlemek. Onları sınıf bilinci ile silahlandırıp, devrim umuduyla donatmak. Sermaye sahipleri için birer dinamit anlamı taşıyan bu tip işçinin sayısı ne kadar çoksa, özellikle kriz dönemlerinde düzenden kopuş noktasına gelen işçi, emekçi kitlelere devrimci çıkış yolunu göstermek, onları devrimin olanakları ile buluşturarak harekete geçirmek o kadar mümkün olur. Bu olmadan düzenden kopma noktasına gelmiş en proleter işçi dahi umutsuzluk ve çaresizlik içerisinde sistemin çarklarından kendisini kurtarma yoluna giremez. Kriz sermaye sahipleri bakımından atlatılana kadar ezilmeye ve krizin bedelini ödemeye devam eder.

Ülkemizdeki “devrimci güçler”in durumu

Ülkemizdeki devrimci geçinen yapıların krize yaklaşımlarına bakacak olursak, en başta belirttiğimiz gibi ciddi bir kafa karışıklığı ve açmazlık içerisinde oldukları görülmektedir. Gerek kuzey, gerekse de güneyde kendisini devrimci adleden çok sayıda yapı mevcuttur. Ancak ne şuan krizle yüzleşen kuzeydeki yapıların, ne de bundan 5-6 yıl önce güneyde yaşanan krizde oradaki yapıların ortaya koydukları devrimci bir açılım görülememektedir. Şu an kuzeyde “hükümette” olan partileri ele almayı gerekli bulmuyoruz. Zira onların düzenle işbirlikçi durumları çok net bir şekilde ortadadır. Onların devrimci yaklaşım diye bir dertleri zaten yoktur ve krizin geçiştirilerek sömürgeci işgal düzeninin devamı için “hükümette” görev başındadırlar.

Daha güncel olması bakımından kuzeyde kendini devrimci adleden yapıların yaklaşımlarını ele alacak olursak; Bağımsızlık Yolu, KSP, Sol Hareket, YKP ve tüm sendikal örgütlenmeler krize karşı devrimci bir programla kitleleri örgütlemek yerine, “krizin bedelini biz ödemeyeceğiz” diyerek, sömürgeci işgal düzeninin krizi atlatarak nasıl devam edebileceğinin yolları ile ilgili öneriler hazırlayıp sözde KKTC hükümetlerine sunmakla meşguldürler. Bu yapılar içerisinde sömürgeci işgal yapısına karşı en net duruşu ortaya koyan ve krizin Marksist analizini yapan KSP dahi krizden çıkış  yolu olarak “Çalışanların maaşlarının dövize endekslenerek alım güçlerinin korunması”nı talep etmekte, bunu krize karşı propagandasının merkezine oturtmaktadır. Söz konusu yapılar ortaya koydukları bu yaklaşımlarını çeşitli platformlarda şu şekilde gerekçelendirmektedirler; “Kitleler devrimci bilinçten ve örgütlenmelerden çok uzaktadır. Böylesi bir durumda kitlelere onların anlayabileceği güncel sorunlar ve taleplerle ulaşmanın yollarını bulmalıyız…” ve bunu şu benzetme ile dillendirmektedirler; “Kutup yıldızına ulaşmayı hedeflerken, önümüzdeki engelleri görmeli ve ana hedefe odaklanarak, bu engellere takılıp düşmemeliyiz!”

Bu yaklaşım en yumuşak söylemle, yenilgiyi ve düzen içinde muhalefeti kabullenen, teslimiyetçi bir yaklaşımdır. Evet bugün kitleler devrimci bilinçten ve örgütlenmeden son derece uzaktırlar. Dahası ülkemizin özellikle kuzeyindeki kitlelerin önemli bir bölümü küçük burjuva diye adlandırdığımız siteme bağımlı ve sistemin devamından çıkar elde eden bir yapıdadırlar. Ve böylesi bir yapıdaki kesimlerin devrimci mücadeleye çekilmesi ancak son raddede, devrimin gereklilikten çıkarak bir gerçeklin halini aldığı koşullarda mümkündür ve onların o aşamasında devrime katılmaları kalıcı olmaz. İlk olumsuz havada devrim saflarını terkederler. Küçük burjuva bu kesimler nüfusumuzun önemli bir bölümünü oluşturuyorlar. Devrimci mücadelenin ana dayanağı olan işçi sınıfının önemli bir bölümü ise yabancı işçi konumundaki kesimlerdir, ki bu kesimlerin de güvencesiz ve de ülke yaşamının “geçici” parçaları olması nedeni ile ülke devrimci mücadelesine mesafelidirler. Tüm bu nedenler ülke devrimci mücadelesinin önünde büyük engeller teşkil ediyor ve ülke devrimci örgütlenmesinin gelişmesini engelliyor. Ancak bu olgu kendini devrimci adledenlerin sırf daha geniş kesimleri örgütlemek uğruna devrimci siyasetlerinden ödün vermelerine gerekçe olamaz.

Sonuç yerine

Ülke devrimci güçleri ülke mücadele zeminlerinin olumsuzluklarını dikkate almak durumundadırlar. Bunu yaparken öncelik en geri bilinçteki ya da küçük burjuva ilişkiler içindeki devrimci örgütlenmeye katılımları şu aşamada çok da mümkün olmayan kesimleri örgütlemek olmamalıdır. Bu uğurda geri talepler ve programlar hazırlama derdine düşülmemelidir. Önceliğimiz az da olsa devrimci bir bilince sahip olan, ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi egemenlerin çeşitli araçlarla onların devrimci umutlarını yıkıma uğrattığı kesimleri örgütlemek, daha geniş işçi, emekçi kitlelerin gerek ülke, gerekse dünya ve bölgedeki devrimci gelişmelere bağlı hareketleneceği süreçlerde devrimci mücadeleye önderlik edecek güçleri bir araya getirmek olmalıdır. Bunun için kendini devrimci adleden yapıların üzerinde durması gereken şey devrimin olanakları ve güncelliğidir, kitlelere devrimci olanakların varlığını göstermek, az da olsa devrimci bilinci olanları devrim umudu ile donatarak mücadele saflarına çekmek olmalıdır.

Devrimci Komünist Birlik olarak bizler bu bilinçle diyoruz ki;

“Bu Pisliği Devrim Temizler!” ve “Şimdi Devrim Zamanı!”

 

DKB temsilcisi Demetris Karamallakis yaptığı konuşma:

Ortak vatan, ortak örgütlenme ve mücadele

Ülkemizin coğrafik yapısı ve bulunduğu coğrafya dikkate alındığı zaman (yeraltı, yerüstü zenginliklerinin emperyalistlerin iştahını kabartacak miktarda olduğu için onların gözünde stratejik değeri daha da önem kazanmaktadır), Ortadoğu ve akdenizde egemenlik kurmak isteyen emperyalist kapitalist devletlerin Büyük Ortadoğu Projesi ve benzeri projelerini (emperyalist projelerden bir diğeri de Avrupa Birliği’dir) gerçekleştirmek için stratejik öneme sahip ülkemizi egemenlikleri altında tutmak, kaybetmemek veya elde etmek için paylaşım savaşlarını, kavgalarını sürdürmektedirler. Amaçlarına ulaşmak için de her yolu mübah saymaktadırlar.

Bir yanda emperyalist İngiltere, bölgede güç olmak isteyen ABD emperyalistlerinin işbirlikçisi ve onu desteğinde AB’ye girmeye çalışan Türkiye ve işgalindeki bölge ve AB’nin içindeki Yunanistan’la onun işgalindeki bölge; diğer yanda birbirine kırdırılan, düşmanlaştırılan ezilen Kıbrıs halkları ve egemen ülkelerin halklarıyla, ortadoğu halkları.

Bununlar birlikte Kıbrıs’ın daha da büyük bir sorunu bulunuyor. Ve ne yazık ki çözümü  emperyalist kapitalist ülkelerin insafına bırakılıyor. Sorunun kaynağının emperyalistler kapitalistler olduğunu, onların egemenliklerini sürdürmek ve ülke üzerindeki paylaşımlarını garantiye almak yada yeni haklar elde etme üzerine kurulu projelerinin bir parçası olarak önce böldükleri ada ve halklarını şimdi sözde birleştirme adına toplumlararası görüşmeleri destekliyor ve de önerileriyle de ‘yardımcı’ oluyorlar.

Görüşmelerle ilgili komitelerin hiçbirinde ülkenin bağımsızlığı için emperyalist, sömürgeci ilişkilerden kurtulma yönünde irade ve öneri dahi olmadığı; halkları şovenizmden arındıracak ve kardeşleştirecek somut irade ve çalışmaların olmadığı; ülke içindeki insan haklarını ve canlarını tehdit eden her tür uygulama ve örgütlenmeyi hedef alan bir irade ve çalışmanın olmadığı; tam tersine mevcut emperyalist sömürge ilişkilerini sağlama alan ve yeni emperyalist AB’ın da çıkarlarını düzenlemeye çalışan bir görüşme sürecinden herkes payına birşeyler koparmaya çalışıyor. Emperyalistler ve onların işbirlikçilerinin çıkarlarının dengesi sağlanırsa bir anlaşma olur, ama yeniden bir paylaşım kavgasının başlamasına kadar süren bir anlaşma.

Böyle bir anlaşma da burjuvazinin anlaşması olur, barışı olur. Ama ezilenlerin,halkların anlaşması ve barışı olmaz. Peki böyle bir durumda Kıbrıs halklarının gücü yetmiyor diye emperyalistlerin desteğinde yapılan görüşmelerin tarafı mı olmamız gerekir? Hayır.

Ülkenin komünistlerinin, devrimcilerinin, demokratlarının, halkların kardeşliğini savunanların önlerine koyacakları en acil görev özelde ezilen ülke halklarının, işçi sınıfının, ezen ülkeler ve ortadoğudaki ülkelerinin, genelde dünya halklarıyla kardeşleşmesini ve işçi sınıfının birliğini teoriden pratiğe geçirecek örgütlenmeyi gerçekleştirmek olmalıdır. Emperyalizme, kapitalizme, sömürgeciliğe karşı bağımsızlığı, özgürlüğü, devrimi, sosyalizmi ve komünizmi hedefleyen bir örgütlenme olmaksızın ve bu önderlikte mücadele verilmeksizin, ülkemizi özgürlüğüne kavuşturamayacağız.

Kıbrıs devrimci komünistlerinin görevi bir yandan önümüzdeki süreçte kaçınılmaz olarak yükselecek olan sınıfsal çelişkileri ve toplumsal hareketlenmeleri doğru siyasi bir çizgiye oturtabilecek devrimci siyasal örgütlülüğü yılmadan, sabırla kurmak, diğer yandan da hem TürkiyeKürdistan-Kıbrıs(ve olası Yunanistan) Birleşik Devrimi’nin özneleriyle, hem de en geniş çapta dünya devrimci güçleri ile enternasyonal bağları güçlendirmek olmalıdır.

Kıbrıslı Devrimci Komünistler Türkiye-Kürdistan-Kıbrıs(ve olası Yunanistan) Birleşik Devrimi açısında bugün için ana görevin Türkiye, Kürdistan ve Yunanistan devrimci güçleri ile ilişkilerin geliştirilmesi ve ortak mücadele anlayışının bulunduğu yapılarla kapsamlı siyasal ittifakların kurması olduğu tespitini yapmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, Kürdistan ve Yunanistan devrimci güçleri ile temasların artırılması için gerekli her türlü girişimde bulunmak görevi önümüzde durmaktadır.

Gerek ülkemizin bölünmüş her iki yarısında, gerekse dünyada emperyalist kapitalizmden kaynaklanan sorunlar hem ülkemizde, hem de dünyada işçi, emekçi yığınları hareketlendirmekte ve yeni bir devrimler dönemini aralamaktadır. Bu dönemde tüm dünya devrimcilerine önemli sorumluluklar ve görevler düşmektedir. Bu sorumlulukları ve görevleri yerine getirebilmek için hazırlanmak ve adım adım mücadeleyi yükseltmek gerekmektedir.

Geçmiş acıların hesabını sormak, işlenmiş olan insanlık suçlarının sorumlularını yargılamak için demokratik bir halk iktidarı şarttır. Bu iktidarı kurmanın yolu devrimci mücadeleden, Türkiye-Kürdistan-Ortadoğu ve Yunanistan-Balkan ülkelerindeki devrimci unsurlarla birlikte gelişecek olan demokratik halk devriminden geçmektedir. Ve süreç hızla buna doğru gelişmektedir. Ülkemiz emperyalist kapitalizmin büyük krizler ve kaoslar yaşadığı ve emperyalist zincirde en zayıf halkaları yarattığı bir coğrafyanın ortasında bulunmaktadır. Ve bu durum ülkemize, bölge ülkeler ile ile birlikte ortak devrimci olanaklar yaratıyor. Şimdi önümüze koymamız gereken Kıbrıs halklarının tüm devrimci komünist unsurlarını ortak bir çatı altında toplayarak Devrimci Komünist öncüyü yaratmak olmalıdır. Gelmekte olan devrimci süreci karşılayabilmenin ve devrimci dalgalanmaları ülkemizde de gerici iktidarları yıkacak şekilde yönlendirebilmenin başka yolu yoktur.

Şimdi devrim zamanıdır, şimdi devrim için güç biriktirme ve günü geldiğinde gerekli devrimci çıkışları yapmak için konumlanma zamanıdır.

Yaşasın Kıbrıs Halklarının ve Bölge Halklarının Birleşik Devrimci Mücadelesi

Ayrıca kontrol

Nazım İçin” oyunu seyirci ile buluşuyor

Üretim Merkezi tiyatro ekibi Tiyatro Üretim tarafından hazırlanan ve Nazım Hikmet’in şiirlerinden oluşan müzikal tiyatro …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir