ANA SAYFA / YAZARLAR / Toprak Çağan – Hayal kırıklığı ve solun metal yorgunluğu

Toprak Çağan – Hayal kırıklığı ve solun metal yorgunluğu

Yapısal bir ekonomik krizin siyasal bunalımlara yol açtığı, daha da açacağı koşullarda AKP yaveri MHP’nin önerisi ile birlikte bir erken seçim kararı almış göründü. Muhalif kesimin deyimi ile bu bir “baskın seçim”di. Yönetememe durumunu başka bir formatta ( fiili olarak yaşama geçiriyor olsa da) hızlı karar alma, hızlı harekete geçirme olanakları ile yeniden yapılandırmaya çalışan RTE için mesele “bürokratik oligarşi”ye son vermek cinsinden ifade edilebilirdi. Edildi de… Seçim kararı alınmadan önce YSK’nın seçim yasası ile ilgili almış olduğu karar ‘muhalif’ kesimde cılız tartışmalara neden oldu. OHAL varken bu yasa ile birlikte girilecek bir seçim süreci eşitsiz koşullarda verilen bir mücadele demekti ve ilk itirazlar CHP içerisinde kendilerini “sol blok” olarak tarif eden başını İlhan Cihaner ve Selin Sayek Böke’nin çektiği gruptan geldi. Bu blok Cihaner’in aracılığıyla ”  seçim boykotu tartışmasını başlatmak ve adil-güvenli olmayan seçimleri reddetmek gerekiyor” açıklamasını yaptı ve CHP yönetimi tarafından,  “Kazanacağımız seçimleri niye boykot edelim” cevabı ile karşılık gördü. Bu “sol blok” biraz da mevcut tıkanıklığın dayatması ve kendi iradi yanlarının ön plana çıkması için meclisin gerçek amacı ile örtüşmeyen, işlevsiz olan varlığı karşısında Gezi sürecinde olduğu gibi forumlar ve taban örgütlülükleri ile açığa çıkabilecek siyasal enerjinin örgütlenmesi gerektiğinden bahsetti. Onlar bunu söylerken sol-sosyalist hareket açısından bir seçim mevzu bahis değildi. Gündeminde yoktu. Fakat sosyal medya üzerinden oluşabilecek seçim sürecine yönelik “muhalif” insanların tepkisi, var olan koşullarda, üstelik Nisan referandumu sırasında yapılan hileleri de gözönünde bulundurarak seçimlere katılmama yönündeydi. Bunu sol-sosyalist partilere, gruplara yakın hesaplar da ki paylaşımların altına yapılan yorumlarda rahatlıkla görebilirdiniz. Örnek olarak TKP Genel Başkanı Kemal Okuyan tarafından yapılan “şu an gündemde olmayan bir seçimi değil, YSK’nın aldığı anti-demokratik kararı tartışmalıyız” ibareli açıklamanın altına “Ne yani siz boykot etmeyecek misiniz, seçimlere mi katılacaksınız?” içerikli onlarca yorum yapılmıştı. Ergin Yıldızoğlu Cumhuriyet’teki köşesini parlak marksistleri(!) kıskandırırcasına  , ”  Bu yüzden boykot olasılığını tartışmak umutsuzluğu ve yılgınlığı yaymak değil, muhalefeti ataletinden ve fantezilerinden (“kazanacağımız seçimleri niye boykot edelim”) kurtarmaya çalışan, daha aktif, daha umut verici ve etkin bir direniş biçimi arayışıdır” diyerek boykot olasılığına ayırıyordu. Seçim sonrasında anftürkçe’de Veysi Sarısözen yazısında, “Darbe Erken Seçim Kararı ile Başlamıştı” başlıklı yazıda da “şimdi zaman birbirimize gaz verme değil, soru sorma ve yanıtlama zamanı” vurgusu ile “HDP, CHP’ye boykot çağrısı yapmış olmalıydı, kendisinin bu düşünceyi seçim öncesinde de taşıdığını” aktarıyordu. Bu kısa özeti özellikle AKP’yi sandıkla devirebileceğini, geriletebileceğini düşünmüş olan ve şu an bunu başaramamış olması ile muazzam bir hayal kırıklığı yaşayan ya da bu hayal kırıklığını öyle ya da böyle örgütlemiş olan anlayışın savunularını güçsüz kılmak için yaptık. Bu kısmı burada sonlandırıyoruz.

Var olanı istemeyenlere yeni olanı eskinin içerisinde vaaz etmek

Türkiye de milyonlarca insan var olan toplumsal ilişkiyi, ilişkiyi yöneten iktidarı istemeyen, bu istememe halini sadece düşünsel boyutta değil, pratik bir mesele olarak gören bir bakış açısı ile yaşıyor. Dikkat edin hareket ediyor demiyoruz, hareketi yaratacak bakış açısı ile yaşıyor. Bu dahi hareketin olmadığı, sessizliğin, geri çekilmenin stabil bir biçime dönüştüğü anlamına gelmiyor. Nihayetinde arkasında bıraktığı toplumsal bir ayaklanma ile öz güven yaşamış, sokağın inisiyatifinin ayrıcalığını ve farklılığını derinden hissetmiş fakat siyasal-merkezi bir önderliğe kavuşamamış, bunu yaratamamış milyonlardan bahsediyoruz. Seçimler bu anlamda egemenler tarafından bu milyonları “tehlikeli” keşiflere itmeyen, burjuva sınırlar içerisinde tutan, enerjilerini kemiren bir işlev görüyor. Hareketin geri çekilme, süreklilik göstermeme hali milyonlarca insanın politize olma durumunun son bulması, ilgisizliğinden ötürü değil faşizmin artan baskısı, nefes aldırmayan yöntemlerinden kaynaklıdır. ‘Muhalif’ konumda bulunan düzen partileri dahi muhalif olma durumlarını açığa çıkarabilecek olanakları bu seçim seansları sırasında bulabiliyorlar. Mitingler, buluşmalar örgütleniyor, vaatler ve çekişmeler yüksek sesle dile getiriliyor. Kendi tanıları ile tam bir demokrasi karnavalı(!)

Milyonlarca insanın muhalif olma durumunu değil, ayaklanmacı bir ruhiyete sahip olma durumlarını öne çıkarmak istiyoruz. Burada bahsettiğimiz ayaklanma isteği başka bir seçeneğin kalmadığı, zorunluluk olarak yaratıcı yaşama geçme isteğinin ve karşıt gücün otoriter bir yapıyla “zorunu”  muhaliflerinin üzerlerinde hissettirmelerinin sonucudur. Her şeyden önemlisi ayaklanma zorunluluğu ekonomi-politiktir. Bu yönü daha da öne çıkacaktır.  Düzen burada şunu yapmıştır; CHP’nin  ya da başka muhalif düzen partisinin kadrosal yapısı, ideolojik bütünlüğü ve gelecek tezahürü ile bu milyonları kavrayamayacağı yer de öfke ve coşkuyu, umudu etrafında tutabilecek bir ismi, İnce’yi kişisel özelliklerini de hesaba katarak öne çıkartmıştır. Büyük kentler de yan yana gelen, bu yan yana gelişinin yığınsal bir güce varan görüntüsü karşısında “gözleri dolan” bu tabanın en dirençli ve dinamik olan, kopuşu örgütleyebilecek olan kesimi işçi, emekçi, yoksul, gençler ve alevi inancına sahip olan kesimidir. Denk geldiniz mi bilinmez bu kitlenin sloganları, kendilerini ifade ediş biçimleri, sembolleri CHP ya da ulusalcı anlayışın koordinatlarından çok uzaktır. Zafer işareti, sıkılı yumrukları ve faşizme karşı mücadeleyi hedefleyen sloganları ile yarı-aydınlanmış diyebileceğimiz, öfkesi ve yüreğiyle devrimin tabanında olan fakat bilinç durumunu sosyalizmin güncelliğine, gerekliliğine yükseltemeyen ( bu ve daha fazlası için işte komünist parti) bir kitleden bahsediyoruz. Dipten gelen bir dalga üzerine konuşulacaksa eğer, işte o dalganın en kuvvetli darbelerini vurabilecek kesim bu kesimdir. Yoksul emekçi mahallelerinde oturan, güvencesiz hayatı çoğunlukla hizmet sektöründe işçilikle geçiren, devrimciliği politik pusulasına değil, sembollere, hissettiklerine ve etnik-mezhepsel-geleneksel yapısına dayandıran bir karmaşa. Bu karmaşa düzen için de geçerli. Ne yapacağı, nasıl bir tepki göstereceği bilinmeyen, sokak eylemliliklerinde deneyimli, radikalizmin barikatla ilişkisini kurabilen bir yakınlık. İşte bu kitle sınıf partisi ve siyasal hedeflerinden uzak bir şekilde, öfke ve yeni bir yaşam isteğini biriktirerek, “güce tapma, gündelik düşünme” alışkanlıklarından da vazgeçmeyerek, hayali ve hayal kırıklığını keskin ivmelenmelerle müdahale edemediği süreçler üzerinden yaşıyor. Ayaklanabilme potansiyelleri günceldir, baskı ve yasalar bu yüzdendir. Sosyal medya üzerinden dahi düşünceleri baskılanan, kuşatılan bir kitle. Devrimin siyasal özneleri bu kitleyi tanımalı, keşfetmeli, ihtiyacı olan uygun araç ve mücadele biçimleri ile bu kitleyi buluşturabilmelidir.

Parlamentarizmin Leninizmi

Lenin okumayı, alıntılamayı yıllar öncesi siyaset üretme(!) çabalarına bırakan solcularımızın seçim politikalarını Lenin’e dayandırma ( ihtiyaç dahilinde) zahmetleri, onlara neden “Seçimlere katılıyorsunuz?” sorusunu yönelttiğiniz an başlıyor. Referans kitapları ise, “Sol Komünizm; Bir Çocukluk Hastalığı”. Kitabı başından sonuna kadar ele almayacağız. Fakat bu konu ile ilgili Lenin’i kendi cansız, devrimsiz politikalarına malzeme etme gayretleri ile ilgili söyleyeceklerimiz var. Mekanik, kaba marksizmin bir yanı her şeyi donuk ele alması gibi başka bir yanı da bir şeyi, tekil bir örneği mutlak, değişmez ele almasıdır. Ne demektir bu? Özellikle taktik mücadeleler aynı, sabit, değişmez ve evrensel değildir. Bu onların geçersiz olduğu anlamına gelmez. Dönemin taktiği nesnel koşulun yarattığı durum ve öznenin taktiğe ne katabilecekleri ile ilişki halindedir. Ekonomi-politik tahlil, sınıflar arası ilişki, dengeler, güç ve örgütlenme sorunu komünist özne için stratejik hedeflerde belirleyici ve esnek düşünebilme (ilkesizce değil) için değerlendirici faktörler iken taktik politika da bu daha da inceliklidir. Lenin’in seçim politikaları ister boykot olsun, isterse seçimlere katılım olsun dönem Avrupa’sının ve Rusya’sının siyasal atmosferinde, biçimsel-hukuki ilişkiler içerisinde de değerlendirilebilir. Ama marksist, materyalist ele alınış unutmadan. Bu ne demektir. O dönemin parlamentoları kıta Avrupası’nın devrimleri, Rusya da ki 1905 devrimi, alt-üst oluşları ile çevrelenmiş, bir bakıma kazanılmış kurumlardı. Duma da Çarlık otokrasisinin karabasanı altındaki Rusya da devim sonrasında ortaya çıkan bir kurumdu. 1905’te bolşevikler tarafından boykot edilen Duma, 1905’i takip eden yıllarda boykot kararının sorgulandığı, sorgulanmakla kalınmayıp sosyalizmin propagandasının yapıldığı bir mücadele alanına dönüştü. Devrimci yükselişin başladığı dönem de dahi (1912) bolşeviklerin yine seçimlere katıldığını, özellikle sanayi işçilerinin yoğun olduğu yerlerde  çok sayıda temsilcilerini Duma’ya gönderdiklerini görüyoruz. Burada ana halka sandıkları dağıtıp, dağıtmama meselesi değil ya da biçimsel bir çoğunluğu kazanma üzerinden kürsü, koltuk kapma mücadelesi de değildir. Reformizm meseleyi buradan tartışmak istiyor. Şunu ekleyelim; Duma da yer alan özneler ( Kadetler, Menşevikler vs..) iktidarı Çar’ın elinden alacak olan 1917 Şubat devriminde öznel siyasi güçler olarak yerlerini alıyorlar. Bolşeviklerin de içerisinde yer alan bu bileşim Geçici Hükümeti organlaştırıyor. Burjuvazinin dahi tırnak içerisinde devrimci hedefleri olduğu, bunun yanında  devrimci proletaryanın da sınanmış mücadelesini temsiliyetle buluşturduğu koşullarda, o dönem ki seçim politikasını bugünle benzeştirip buna stratejisi olmayan bir taktik mücadele ile önermek siyasal bir körlük olur. Ya da burjuvaziyle köprüleri atamamak! Lenin ya da Bolşeviklerin seçimlere katılımı çoğunluk kazanımı ya da otokrasiyi geriletmek üzerinden şekillenmedi. Bunu biraz açalım.

“Sosyal-Demokratlar (komünistler) için seçimler, özel bir siyasal işlem değildir, bin bir türlü vaatte bulunarak sandalye kazanmaya çalışmak değildir, ama sınıf bilinci olan proletaryanın siyasal dünya görüşünün ilkelerini ve temel isteklerini savunmak için özel bir fırsattır.”

“(Kautsky’nin) masasının üzerinde ya da kafasının içinde, alıntıları kolayca kullanabilmek için, Marx’ın bütün yazdıklarını özenle yerleştirdiği bir raflar dizisine sahip bulunduğunu unutmamalıyız.”

“…Fakat politik iktidar, çıkarları çoğunluğun çıkarlarından farklı bir sınıfın elinde bulunursa, o zaman çoğunluğa dayalı her türlü yönetim kaçınılmaz olarak bir yalana ya da bu çoğunluğun ezilmesine dönüşür. Her burjuva cumhuriyet bunun için yüzlerce ve binlerce örnek sunar. Rusya’da burjuvazi gerek ekonomik gerekse politik olarak egemendir. Onun çıkarları özellikle emperyalist savaş döneminde çoğunluğun çıkarlarıyla en şiddetli biçimde ayrılıyor. Bu yüzden sorunun biçimsel-hukuksal değil, materyalist, Marksist tarzda ortaya konuşunda sorunun püf noktası, bu ayrışmanın açığa çıkarılmasında, kitlelerin burjuvazi tarafından aldatılmasına karşı mücadelede yatmaktadır.”

“Küçük-burjuva demokratlar, Louis Blanc ayarında sosyalistler, Sosyal-Devrimciler ve Menşevikler tarafından ortaya konduğu şekliyle çoğunluk sorununa ilişkin ilk ve en önemli “düzelti”miz budur: çoğunluk aslında yalnızca biçimsel bir momentse ve maddi olarak, gerçekte bu çoğunluk, bu çoğunluğun burjuvazi tarafından aldatılmasını fiilen hayata geçiren partilerin çoğunluğuysa, gerçekte “çoğunluk”un ne yararı var.”

“…çoğunluğun çıkarlarına gerçek hizmet, haklarının gerçekten korunması vs. haline gelebilmesi için, bunun için belli bir sınıfsal koşul gereklidir. Bu koşul şudur: küçük-burjuvazinin çoğunluğunun en azından tayin edici anda ve tayin edici yerde devrimci proletaryaya katılması. Bu olmadan çoğunluk, belirli bir süre tutunabilecek, parlayabilecek, kıvılcım saçabilecek, gürültü koparabilecek, zafer kazanabilecek, fakat yine de kesin bir kaçınılmazlıkla başarısızlığa mahkum olan bir hayaldir.”

“Bolşevikler, karşılaşacakları zorlukları ve ayak oyunlarını hesap ederek seçimlerde öne çıkacak ajitasyon-propaganda çalışmalarını kesintisizce yürüttüler. Seçimler sırasında izlenecek politik platformlarını şöyle tanımladılar:

Önümüzdeki seçimlerde partimizin temel sloganları şunlar olmalıdır: 1) demokratik bir cumhuriyet, 2) sekiz saatlik iş günü, 3) büyük toprak sahiplerinin ellerindeki topraklara el konulması.”

Bu üç temel slogana bağlanmak üzere komünist hareketin asgari programında olan genel oy hakkı, ifade özgürlüğü, hakimlerin ve devlet görevlilerinin halk tarafından seçilmesi, düzenli ordunun yerine halk milislerinin geçirilmesi vb. sloganların propaganda çalışmalarında kullanılmasıydı.

Bolşevik Partisi’nin bu üç temel sloganı, Rusya işçi ve köylülerinin temel taleplerini formüle etmişti. Devlet Duma’sı her ne kadar çarlık rejimini maskelese de özellikle “demokratik bir cumhuriyet” sloganı çarlığın devrilmesini doğrudan gündeme getiriyordu…”

Lenin’den yaptığımız uzun alıntıları bu taktik mücadeleyi stratejik hedeflerden ayrı gören, taktik denen şeyden sadece “seçimlere katılımı” anlayan reformist-sol algının zaaflarını, yanılgılarını gösterebilmek için yaptık. Çoğunluk denen şeyin ise aslında ne olduğu, demokratik haklar ile demokrasinin aynı şeyler olmadığı, taleplerin yıkıcılığı ve kuruculuğu gündeme getirmesi ise başka bir olgu. Burada değerlendirmeye alınan devrimci programın ne kadar hayata geçirilebildiğidir de. Yokluğunu tartışmak dahi istemezken(!)

Aynı olta, aynı yem, aynı avcı!

“Devr-i sabık yapmayacağız” diyerek cumhurbaşkanı olma durumunda suçlular listesinde isimleri yer alacak olanlara güvence dağıtan öz güven, seçimden bir gün önce toplanan altı milyon insana “seçim günü sandıkları bırakmayın, aç kalın, uykusuz kalın ama asla pes etmeyin, ben elli bin avukatı YSK’nın önüne dikeceğim, sandalyemi atacağım, oturacağım, canımı feda ederim” diyen gözü karalık, seçim akşamının ayaklanma ve iç savaş kokan havasının etkisi ile narkozu fazla aldı. Uyuttular(!) Çünkü burjuva devlet geleneği; kişisel hesaplar, siyasi hırslar ve dolduruluşlar üzerinden edinilen siyasal gazlarla yönetilebilecek, yazgısı belirsizlikle birlikte kestirilmeyecek sonuçlara neden olabilecek ortamlara davetiye çıkartılabilecek esneklikte değil. Seçim akşamı hizaya getirilen sahte güç aslında bir enerji alımının, baştan planlanan hayal kırıklılığının, tükenmeye hazır demokrat barutun en mide bulandırıcı haliydi. İttifaklar yaparak birbirinin karşısına çıkan güçlerin aralarındaki fark ince bir hesaplamaya gerek duymadan 630 bin küsür oy civarındayken, ittifaklar yokmuş gibi bunu 10 milyon olarak gösterip “rıza” durumuna evriltmenin pişkinliği, galiplerin dahi ağzına alamayacağı bir lütuftu. Ne de güzel bir siyasi olgunluktu(!) AKP sözcüleri, yöneticileri, burjuva medya ağız birliği edip İnce’yi öne çıkartan açıklamalarda bulunuyorlar. İnce’nin ya da İncegillerin siyasal önderliğinin düzen sınırları içerisinde, parlamenterist hayalleri taşıyabileceklerini bildiklerinden, CHP’nin “psikolojik barajını” aşan İnce performansını doğal liderlikten resmi liderliğe doğru yükseltmek için kamuoyu yaratma çabasındalar. Peki bu neden böyle?

Çünkü sisteme karşı öfke duyan, mevcut toplumsal yapıyı kabul etmeyen kitlelerin devrimci fikirlerle buluşmasını istemiyorlar. İnce faktörünün bir sonraki seçim seansını daha götürebileceğini, bir sonraki seçimle daha egemenliklerini tahsis edebileceklerini düşünüyorlar. Yani İnce ile bütünleşen bir hareketten korkmuyorlar. Korktukları İnce’sizliktir. Ayaklanma ruhiyeti siyasal merkezi önderlikten yoksun. Ayaklanmaya hazır yığınlar hayal kırıklığı ve başarma arasındaki farkı birincisinin yanlış yolları ve yöntemleri önermesi sonucu direnç kaybı ile yaşayabilirler. Ama koşullar yaşamsal sorunları olan herkesi kolundan yakalayıp sokağa fırlatabilecek düzeyde. Düzen ya sık sık seçimlere başvurup öfkenin enerjisini alacak ya da tamamen kurumlarından ve icazetinden kopan kitlelerin üzerinde terör estirecektir.

Solun geniş bir kısmının bir sonraki seçimlerde ( o günleri görme şansına sahip olursa AKP) İnce’li CHP ‘yi ya da parlamenter çözümleri desteklemesi karşısında, boykot önerenlere, “Siz AKP’yi güçlendiriyorsunuz” diyerek adeta siyasi linçle yanıt vermesi durumunda boykotu önerenlerin şu soruyu sorma hakları olabilir;

“Siz AKP’ye ya da düzene mi çalışıyorsunuz ?!”

Yasal zaferler başarı mı?

Sol liberalizmin etkisi altına aldığı kitlesi ile birlikte maruz kaldığı “metal yorgunluğun” giderilmesi biraz zaman alabilir. Dönem kimlere neyi tartıştırmıyor, söyletmiyor ki hayal kırıklıkları giderilmesin(!) Yıllarca başını tuttukları kürsülerin sağlamış olduğu imkanlarla marksizmin devrimci özünü Marks’ın yaşam tarihi ile sınırlayıp bugüne ekonomist, filozof yönünü yansıtmaya çalışanlar “mücadele zemininin değişmesi gerek”tiğinden bahsediyorlar. Biz de bundan bahsediyorduk! Fakat zemine müdahale leninizmle mümkün. Mücadele zeminin değişmesi için mücadele hedeflerinin de değişmesi gerekir.

Peki bugün devrim sizin için güncel mi? Pratik bir mesele mi? Değilse üzgünüz. O zemin kaygan bir zemin!

Bunun üzerinde neden duruyoruz. Çünkü küçük burjuvazinin de devrimci barutu, heyecanı erken, çabuk tükenir. Onun düşünceleri kararlı, sürekli, kalıcı değildir. O an ki havaya göre söylenmesi gereken neyse söyleyen,” içeriğin sözü aştığı” koşulları sanki o koşullar öncesinde yokmuş gibi karşılaştığı, maruz kaldığı koşul üzerinden kurgulayan akıl, yeni siyasi hava ile birlikte koşulu bir bütün olarak değerlendiremez. Sokağa çıkan silahlı kişilerden bahseder. Karşı-devrimcileri kitap sayfalarında okumuştur, bilir ama yaşadığı dönem de “bunlar karşı-devrimin tabanıdır” diyemez. Çünkü her devrimci süreç karşısında karşı devrimi de örgütler. Ama devrimsiz bir karşı devrimi çok kavramsal bulur(!) Bir tepkiden, öfkeden, kopuştan bahseder ama ayaklanma fikrinden ürker. Fakat “mücadele zemini de değişmeli” der. Bir çelişkiler yumağı!   

HDP, barajı aşmayı başaran, seçim hesaplarının da ötesinde burjuva muhalefetçileri tarafından  hedeflenen sonucun dışında ; yiten, varlık durumu sorgulanan, aslında politik düzeyde devrimci hedefler bakımından da tasfiye olmuş sol ve sosyalist hareketi içine almıştır. Yakın zamana kadar devrimci çeperde duran güçleri de kuşatmış, onların siyasal ve pratik atılımını arka plana çekmiş hatta baskılamıştır. Bunun devamı bu güçlerin kadrosal zayıflıkları ile kendilerini var ettikleri yasal-kitle alanının gerekliliklerini temel çizgi haline getirip reformizmin alanına teslim olmasıdır. Sosyalistlerin içerisinde geri yönde hegemonya kuran, kendisi dışındaki düşünceleri de “kullanışsız” bulmakla kalmayıp tecrit etmeye çalışan bu anlayış günün ihtiyaçlarına hem araçsal yönden hem de programatik yönden yanıt veremez. Çünkü pragmatisttir. Bugün devrimcilere “deli gömleği” giydirmek isteyen bir sol akıldan bahsediyoruz. Bu akıl TÜSİAD’ı dahi rahatsız etmeyen radikal demokrat çizgisinden popülistçe besleniyor.

Yaşanan hiç bir şey şaşırtıcı değil. Devrimciler kendilerini devrimin siyasal programı ve pratik girişkenliği ile güçlendirmek zorundadırlar. Kapitalizme saldırı alanı devrimci eleştirinin konusu, devrimin en fazla somutlaşabileceği alandır. Yirmi beş milyon insanın (aileleri ile bu rakamdan daha fazlası) bankalara kredi kartları ve kredilerle kölece bağlı biçimde yaşadığı gerçeklikte sosyalistler kuru laisizm ve gericilik üzerinden örgütlenebileceklerini düşünüyorsa buyursunlar(!) Sağlarında ulusalcılar, sollarında parlamenter hayaller. Milis örgütü benzeri oluşumlarla milyonlarca insanın istemlerini, hareket düşüncelerini yok etmeye çalışanlara kuru “boyun eğme” çağrısı da çok yol açıcı olsa  gerek (!)

Güçlendirecek olan sandıkla başarılamaz fikridir

Seçimlere katılımın çok yüksek olduğundan bahsediliyor. Avrupa da, “demokrasinin daha çok geliştiği yerlerde” bu oranın çok aşağılarda olduğu da örnek gösteriliyor. Yani böylece kitlelerin parlamentodan, burjuva siyasetinden beklentisi olduğu demeye getiriliyor. Yanıtlayalım; hasmını yere sermek isteyen kitleler her durumdan, imkandan yararlanmak istiyorlar. Bunu ister seçimle ister seçimsiz sürekli politize olma durumları ile gösteriyorlar. Gündelik konuşmalardan tutun, yıkımın ve çürümenin yarattığı sonuçlar üzerinden bunu görebilirsiniz. Yönetilmek istemeyenler, yönetemeyenlerin başvurduğu seçime, yönetenlerin gidebileceğine inandıkları koşulda, devrimci durumun bu özgün belirtisi ile yoğun katılım sağladılar. Çıkardıkları kısa sonuç şudur; Sandıkla gitmeyecekler! 

Silahların çekildiği, genel kurmay başkanın gösterilebilecek malum adaylardan birisinin evinin bahçesine helikopterle indiği, başka bir Cumhurbaşkanı adayının ise (Selahattin Demirtaş) tutsak olduğu, bolca vatan haininin olduğu, Avrupa seçmeninin çok kıskanabileceği, atraksiyon dolu bir seçim(!) 

Siyasal bunalımın kemirici ekonomik krizle birlikte daha da doruğa çıkmasının beklendiği gelecek süreçte, yönetmeye aday olanların iddiaları ile birlikte çürüyüp gidebileceğini ve kötü nam salışlarına resmi tarihin dahi engel olamayacağını düşünürsek bu tablo ile liberal solun bir de öylesi hayal kırıklıkları yaratamayacak olması daha  anlamlı diyebiliriz.

Neydi o, ne demişlerdi ? Ha işte! “Devrimci teori olmadan, devrimci eylem olmaz”

Devrim olmadan da kapitalistlerden, sömürücülerden kurtuluş olmaz. “Anlatmaya gerek yok, Görüyorsunuz, kesinnnn!”

Ayrıca kontrol

Yusuf Alkım-Dert halkın huzuru değil, polis şiddetine meşruluk kazandırmaktır!

Son günlerde sömürge düzeninin kolluk kuvetleri “huzur operasyonları” düzenleyip, yanlarında götürdükleri medya mensupları aracılığıyla, özenli …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir