ANA SAYFA / YAZARLAR / Toprak Çağan – Hem muhalif, hem de devrimci (!)

Toprak Çağan – Hem muhalif, hem de devrimci (!)

20.yy’ın ikinci yarısından itibaren özellikle Avrupa’da ki solcu entelektüeller ve teorisyenler arasında “Marksist teoriyi yeniden üretme” iddiası ile kimi düşünceler öne çıktı. Koşulların değiştiği, özgünlüklerin yakalanması gerektiği ile ilgili sayısız neden kavramsal düzeyde ele alınarak yeni bir yorumlama ve ele alışla akımsal düzeye çıkarıldı.

Bu yazı için bir irdeleme amacı gütmeden; post-marksizm dediğimiz bu akım çeşitli savlarla Marksizmin dogma olmadığını, bireyin psikolojik alanının Marksist açıdan incelenmesi gerektiğini, klasik Marksizmin devrimde öncü rol verdiği modern işçi sınıfının artık bu rolü oynayamayacağını dile getirdi. Sınıf kavramı diğer Marksist temel kuramların başına geldiği gibi erozyona uğradı, yerine çalışanlar ya da çoğunluk kavramları kullanıldı. Mücadelenin siyasal iktidar hedefi, haliyle devrimin kitlesine bahşedilen kuruculuk faaliyeti yerini eşitlik, özgürlük, bireycilik, adalet gibi soyut ve değişken söylemlere bıraktı. Üretim, mekan ve sınıf ilişkileri üzerinden değil de salt yaşam alanı olarak ele alınan “kent” ortamında solcular politik üretimlerini çoğunluğun görünür olduğu yerlerden sağladılar. Bu kent ortamının çoğu yerde iç içe geçmiş, temas halinde bulunan üyelerini ortaklaştıran ya da ayrıştıran kavram, sınıf yerine “kimlik” oldu. Sınıf artık bir meta anlatımıydı, çözüm vermiyordu, değiştirici rolünü yitirmişti ve işçi sınıfı da elveda demişti(!)

Yüzeysel biçimde saydığımız bu ele alışın diğer karşılığı da biçimsel metoda yönelikti. İşin teorik kısmı buysa, hali ile bunun için Leninist parti modeline gerek yoktu. “Anti-demokratik, katı, hiyerarşik” yapılanması ile Leninist parti modeli yerini kitlelerin düşüncelerini özgürce yansıtabilecekleri, bir bakıma şekilsiz, dağınık ama taban inisiyatifini elinden bırakmayan(!) birliklere, kuruluşlara bırakmalıydı. Parti örgütlenmesi arka plana itilip sivil toplumculuk palazlandı. Devrimci öze dair ne varsa törpülendi, liberalize edildi. Sayısız kitap, yüzlerce makale sosyalizmin sorunlarını tartışmak  adına “zihinsel dünyayı” değiştirmeyi önüne koydu. Oysa Marksizmin meselesi “maddi dünyayı” değiştirmekti ve bu hedefle idealizmden önemli kopuşunu sağlamıştı. Üstelik sovyetler, sendikalar, konseylerle açığa çıkan mücadele ve iktidar organları ile parti örgütlenmesinin ayrımı ve politik etkileşimi barındıran bağlantı noktaları ustaca kurulmuştu. Deneyimler bu yöndeydi. Ama bir akım olarak post-marksizm zararı Marksizme, faydayı da kapitalizmin sürdürülebilir yapısına doğru yöneltmeyi yüksek laf ebeliği ile teorize etti. 

Marksizmin devrimci teorisinin öncüllerine, sonraki süreçte uluslararası komünist hareket alanından bilimsel üretim gelmeyince, post-marksistlerin söyledikleri bir çok şey pratik alanda devrimci sonuçlar doğurmasa da sosyalist deneyimlerin gerilemesi karşısında eklektik tarzda savunulabilecek, doğru bulunabilecek düşünceler halini aldı. Bunda emperyalizmin de, özellikle bilinen yöntemlerle, CIA aracılığıyla post-marksizmi finanse etmesi, ona alan açması da katkı sağladı. Devrimci iddiaları taşıyan hareketlerin tutuculuğu, kaba ve şabloncu Marksizm anlayışları da post-marksizmi parlattı diyebiliriz.

Oysa bunların sınırlı anlayışlarının, doğrularının kapitalizmi ürküten hiç bir yanı olmadığı gibi, yol açabilecek, soru işaretlerini giderebilecek bir niteliği de yoktur. Çünkü felsefe alanı doğa, madde ve canlı üzerine yüzyıllarca kafa yormuş, filozoflar Marks’ın deyimi ile, “….dünyayı değişik biçimlerde” yorumlamışlardır. “Oysa aslolan  onu değiştirmektir.”

Bugün yabancılaşma adına fikir beyan etmek isteyen, sosyoloji adına bir tespit yapmak isteyen kişi doyurucu yanıtlar bulmak istiyorsa Marks’ın söylediklerine kulak kabartmak zorunda kalıyor. Tarihi, siyaseti, ekonomiyi nesnel koşulları üzerinden ele almak isteyen kim varsa Marks’a şöyle bir göz atıyor. Ama iş devinime, alt-üst oluşa, bir devrime vardığında, ya da varmak zorunda olduğunda kimliklerini değil belki, ama sınıflarını hatırlayıveriyorlar(!) Marks’ın eylemi “ortodoks marksistlere” havale ediliyor(!) Şikayetçi değiliz! 

Ya kaba, mekanik bir yaklaşım ya da ‘değişimi’ görmek adına yeni bir dil yaratma çabası Marksizm-Leninizmi gerçek içeriği olan devrimci üretiminden uzaklaştırdı. Uzaklaşma Marksizm-Leninizme dair iç bir mesafe olduğu gibi, ondan utangaçça vazgeçiş ve kısmi ele alışa kadar dayandı. Küresel iç savaşlara damga vuran anti-kapitalist kalkışmaların aslında en çokta ihtiyaç duyduğu bu diyalektik devrim taarruzunun politik kıvılcımı ancak Marksizm-Leninizm’de ifade bulurdu. Ondan yoksunluğun ortaya bıraktığı üvey politikaların talihsizliğini yaşayarak görüyoruz. Ya sadece kabul etmeyip yerine ne konulacağının yoksul kitleler arasında çözüm meselesi haline dahi getirmeyen biçimsel bir anarşist karakter, ya da güya değiştirmek adına yıkmayı ve buradan yapma-kurma fikriyatını mazinin şanlı günlerindeki güzel hatıralara bırakmış olan koyu reformizm!

Lenin, Marksizme dair katkıyı yaşadığı dönemin siyasal ilişkilerinin devrimci çözümüne dayanarak yaptıysa, gözünü her zaman daha ileri olan ve hareket halinde olanın gelişim durumunu hesaba katarak yaptı. Geri olanla uzlaşmadı, ona uymadı. Bunu bir teori haline getirmedi. Hayalleri, somut gerçeklerle bütünleştirdiği öfke ve umut seanslarını hep bu “ileri” istekler kuşattı. Devrimci yığınların her yenilgi ve koyu gericilik dönemlerinde tekrar tekrar denemesi ancak bu anlayışın sonucu olabilirdi.

Biz ise bu yaklaşımın çok gerisindeyiz (!)

Olayları ve olguları değil, kişileri ve partileri tartışır durumdayız. Yıkıcılıkla kuruculuğun birleşik yazgısını kendi adımıza bir kimlik kazanmanın olmazsa olmazı olarak görmemiz gerekirken, parlemanter mücadeleyi, seçimleri ve ahmakça bir demokrasi algısını temel ufkumuz olarak görmeye başladık. Hep gündelik beklentiler… Projeler ve hedefler dahi bu gündelikçiliğin kıskacına takıldı.  

Marksizm radikaldir. Aykırı olmanın, genel algı düzeninde “aşırı”lığa tanım olduğu bir dönemde, Marksizm sokakta ve hayatta dengeleri sarsar. O, bu nedenle kimi zaman yalnız, çoğu zaman atılgandır. Bir kitap bütünü, bir eylem içeriği ve bir gelecek doktrinidir. Sosyolojik, felsefik tartışmalara referans, eylem sahasında unutulandır(!) Seveni çoktur… Burjuva aydın yazarlarından tutun, köşebaşı kalemlerinde dipnot, tarihsel analizlerin dayanak noktasıdır. Açıklamada vurgu, biçimde uzak durulasıdır.

Marksizm, yıkıcı ve inşacıdır. Yamalı politikaların, istemlerin ve “hareket sahası”nın statükoculuğuna karşı çıkış, başka bir hayatı anlatıştır. Bu nedenle bir manifestodur.

Komün barikatlarında bir yükseliş, Ekim Devrimi’nde bir anahtar, dünyada bir yükleniş…

Bizde muhtaç olunası bir çağrıdır! 

Dünyayı kuşatan meta egemenliği insanı bugünden derin bir yıkıma sürüklediği gibi, insan yarınını da sonu gelmeyen belirsizlikle açıklıyor. Proleter ve yoksul sınıf bu yazgının dışına ancak kendi öz sınıf bilinci, kavgası ile çıkabilir. Yaşamsal sorunlara gerçek yanıtlar veren hedefler mucizevi günlerin müjdesinde saklı değil. Bu hayatın içindedir. 

Hayat bizi bıkmazcasına sosyalizme çağırıyor.

Ayrıca kontrol

Salih Olgun – Faşizme karşı birleşik devrimci mücadele!

12 Eylül darbesi öncesi başlayan ve sonrası dönemde tekelci büyük sermayenin hedeflediği başkanlık sistemi ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir