ANA SAYFA / KIBRIS / “Vicdani Ret” hakkı ve devrimci anlayış!

“Vicdani Ret” hakkı ve devrimci anlayış!

Vicdani ret konusunun bir kez daha gündeme geldiği bu günlerde konuyu bir kez daha ele almayı gerekli görüyoruz.  

Her şeyden önce vicdani reddin, bazı fırsatçıların askerlikten kaçabilmesi için bir kapı olmadığını hatırlatalım. Çünkü bu hak için mücadele vermekte olan insanlar üzerinden yapılan kara propagandaların başında, onları marjinal, korkak ve güvenilir olmayan insanlar olarak göstermek geliyor. Oysa ki vicdani ret; insanların politik, dini veya yaşam prensibi haline getirdiği ahlaki değerleri doğrultusunda silah kullanmayı ve zorunlu askerliği reddetmesidir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, baskı ve zor kullanarak kişiye kabul etmediği bir şeyi yaptırması, kişinin temel hak ve özgürlüklerine aykırıdır. Bu bağlamda vicdani ret, elbette ki bir haktır. 

Peki madem vicdani reddin hak olduğunu düşünüyoruz, neden bizler de vicdani retçi olarak, askerliği reddetmiyoruz?

Duruşumuzu “peki bu ülkeyi kim koruyacak?” cehaletine “peki bu ülkeyi kim savaştırıyor?” sorusuyla karşılık vermeden anlamak kolay değildir. Konuyu ele alışımız, her türlü şiddete ve savaşa karşı olan ve silah kullanmayı reddeden, anti-militarist ve pasifistlerle farklı noktalardadır. Çünkü bizler, bir yandan yaşadığımız düzenin değişmesi için mücadele ederken bir yandan da düzeni koruyan güçlerin, pasifist yaklaşımlarla alaşağı edilemeyeceğini düşünüyoruz. Siyasetimizin Marksist temelini oluşturan V.İ Lenin’in, Sosyalizm ve Savaş kitabında “Silah elde etmeye ve bunların kullanılışını öğrenmeye çalışmayan ezilen bir sınıf, köle muamalesi görmeyi hakeder.” sözleri ile bu konuda takınılması gereken devrimci duruş en güzel bir şekilde ifade etmiştir. Burjuvazi ile ezilen sınıflar arasındaki güç dengelerini göz önünde bulundurarak, silahlı güçlerin varlığını veya yokluğunu tartışmak yerine, bu güçlerin kimlerin elinde olduğunu ve neye hizmet ettiklerini sorgulamak durumundayız. Bugün 1974 yılından bu yana sömürgeci işgali altında olduğumuz T.C devleti ordularına göbekten bağlı olan askeri birlikler, ülkemizdeki bölünmüşlüğe hizmet etmekte ve ezilen sınıfları sömürenlerin koruyuculuğunu yapmaktadırlar. Ve sırf silah kullanmayı reddetmediğimiz için emperyalist güçlerin ordularına hizmet etmeyi kabul etmemiz mümkün değildir.

Peki neden askerlik yaptık veya yapıyoruz? 

Her şeyden önce bu askeri kuvvetler altında, anlayışımız çerçevesinde bulunurken, her ne olursa olsun emekten yana, ezilen sınıfların safında tutum sergileyeceğimizi hatırlatmamız gerekir. Bu kuvvetler altında, silah altında bulunuyor olmamız, bu silahları onların istediği yöne çevireceğimiz anlamına gelmez, gelemez.

İşçi ve emekçi çocuklarının kalabalık gruplar halinde silah altına alınması, aslında sömürenlerin kendileri ile çelişmeleridir. Günlük yaşamda kanımızı emen, her gün bizi iliğimize kadar sömürenler bize silah kullanmayı öğretiyorlar. Yine Lenin aynı kitabında bakın konuyu nasıl değerlendiriyor:

Bugün emperyalist burjuvazi, yetişkinler ile birlikte gençliği de askerleştiriyor, yarın kadınların askerleştirilmesine de başlayabilir. Bizim tutumumuz şu olmalıdır: Çok güzel! Son hızla ileri! Ne kadar hızlı hareket edersek, kapitalizme karşı ayaklanmaya o kadar yaklaşırız. Sosyal-Demokratlar nasıl olur da gençliğin vs. askerleştirilmesinden korkuya kapılırlar; yoksa bunlar, Paris Komünü örneğini unutuyorlar mı?”

Bu anlamda askere gitmeyi, karşımızdaki düzenin nasıl korunduğunu daha iyi görmek adına, güç dengelerini bozan silahlı kuvvetlerin disiplin anlayışını görmek adına, silah kullanmayı ve temel savaş eğitimlerini alabilmek adına lehimize çevirebileceğimiz bir durum olarak görüyoruz. Biz her türlü savaşı reddetmiyoruz, çünkü sınıflı toplumların hali hazırda farklı biçimlerde devam eden sınıf mücadeleleri ve savaşları olduğunu, bu yapıyı ortadan kaldırabilmek için elinde sonunda bir gün ona karşı her türlü silahla savaşmamız gerektiğini biliyoruz. Bizlerin reddettiği savaş, dünyayı paylaşmak isteyen sömürgecilerin yeni pazarlar elde etmek uğruna başlattıkları savaşlardır.

Çalışmalı, nerede olursan ol…

İletişim ve propaganda araçlarının neredeyse tamamının burjuvazinin elinde olduğu bir dönemde, bütün-işçi ve emekçi çocuklarının bulunduğu bir ortamda bulunmamak, askerlik yapanların geçici bir süreliğine verilen baskıcı ve zorunlu bir eğitimin etkisi altına teslim etmek anlamına gelir. Bir fabrikada çalışan devrimci bir bireyin, çalıştığı yerde devrimci bir çalışma yürütebilmesi için öncelikle etrafındaki insanların güvenini kazanması gerekir. Bunun için üzerine düşen sorumlulukları, ki bu gerçek anlamı ile sorumluluk değil patronların dayatmalarıdır, yerine getirmesi gerekecektir. Çünkü işçi ve emekçilerle, taleplerini otaklaştırabildiği oranda organik bağlar kurması mümkün olacaktır. Bu şekilde değerlendirildiği zaman askere gidip bu sosyal ortama dahil olmak, işçi-emekçi çocukları ile ortak talepler etrafında buluşmak adına ve bu süre zarfı sonrası bu talepler doğrultusunda geliştirilebilir sınıf temelli çalışmaların yapılması adına yardımcı olacaktır.

Başta belirttiğimiz gibi bizler sömürenlerin kendi düzenlerini korumak için oluşturdukları ordulara onların emirlerine boyun eğmek ve onlar için savaşmak üzere değil, günü geldiğinde onlara karşı silahlarımızı kullanabilmek için gerekli bilgileri öğrenmek ve en geniş işçi, emekçi kesimleri bu yönde bilinçlendirmek için dahil oluyoruz. Ve bunu yaparken bu askeri kurumlardaki baskıcı ve zorbaca uygulamalara karşı sesmizi yükseltmeli, daha insani koşulların elde edilmesi için demokratik hak mücadelelerini sürdürmeliyiz.

Bedelli askerlik neye hizmet eder?

Vicdani ret hakkını yalnızca “zorunlu” askerliğin reddedilmesi şeklinde ele alanlar, dolaylı yoldan bedelli askerliği savunmuş oluyorlar. Böylelikle emek saflarında değil, liberallerin ortaya koyduğu politikaların bir parçası haline gelmiş oluyorlar. Bu devrimci bakış açısını burjuvaziye mal etmekten başka bir anlam taşımaz. Bu yüzden bedelli askerlik konusuna sınıfsal yaklaşmak ve zenginlerin parasını, fakirlerin ise bedenini kullanması üzerinde durulmalıdır. İşçi sınıfı ile burjuvazinin çelişkisi üzerinde durmak, savaş aracılığı ile karşı karşıya getirilen insanların hepsinin emekçi olduğunu vurgulamak gerekir. Günümüzde dünyanın bir çok yerini kan gölüne çeviren orduların çoğu profesyonel askerlerden oluşmaktadır. Bu yapılanmalar içindeki bireylerin, koşulları bildiği halde orada para karşılığında bulunuyor olmaları, onları paralı katillerden farksız kılmaktadır. Oysa emek saflarını zorunlu da olsa bir araya getirilen ordularda yapılan haksızlıklara, tıpkı patronların düzenine karşı ayaklanabilecekleri gibi baş kaldırabilirler.

Kıbrıs’ta vicdani red

Ülkemizin güney yarısında Kıbrıslı Rum vicdani redcilerin uzun mücadeleleri sonucunda 1992 yılında vicdani red hakkı kazanılmıştır. Kıbrıslı Rum vicdani redciler 24 aylık askerlik süresi yerine 33 aylık sivil hizmet yapabiliyorlar.

Kuzeyde ise Kıbrıslı Türk vicdani redciler yaklaşık 10 yıldır özellikle her yıl yapılan zorunlu seferberlik eğitimine katılmayı redderek bir mücadele yürütüyorlar. Bugüne kadar vicdani redlerini ilan ederek seferberlik eğitimini gitmeyi reddeden Murat Kanatlı ve Haluk Selam Tufanlı Askeri Mahkeme’de yargılanarak 10’ar gün cezaevine gönderildi. Murat ve Haluk dışında da vicdani redlerini açıklayan yirmiye yakın kişi bulunuyor.

Yapılması gerekenler

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız anlayışa bağlı olarak bugün yapılması gereken; burjuva devlet mekanizmasının ve asli görevi onu korumak olan askeri kurumların varlığını sürdürdüğü koşullarda dar bir çevrenin kendisini bu kurumlardan kurtarmakla sınırlı olmamalıdır. Küçük bir aydın, demokrat grubun vicdani reddini açıklayarak kendisini askeri kurumların baskısından kurtarmaya çalıştığı ancak geriye kalan büyük bir işçi, emekçi yoksul kesimin ister görnüllü, isterse zoraki olarak bu kurumlar altında ezilmesi bir çözüm yolu olamaz. Gerçek anlamda bir çözüm elbette ancak devrimci bir dönüşüm, yani toplumsal yapının köklü değişimi ile mümkündür. Ancak o koşullarda devlet sömürücü sınıfların baskı aracı olmaktan çıkıp, halkın kendi kendini yönetmesinin aracına dönüşecektir. Ve o koşullarda da askerlik sömürenlerin düzenini korumaktan görevli şövenist, baskıcı bir kurum olmaktan çıkarak halkın kendi güvenliğini sağlamak için ihtiyaç duyduğu eğitimi aldığı demokratik bir yapıya dönüşecektir.

Peki bugün var olan şekli ile askerlik kurumunun yapısına karşı mücadele etmek gerekli midir? Elbette. Gerçek anlamda çözümün devrimci bir dönüşümle yaşanabileceğini ortaya koymalı, bununla birlikte mevcut yapı üzerinde demokratik baskı mekanizmaları kurulması için mücadele etmeliyiz. Bu mücadele, mevcut askerlik kurumunun düzeltilebileceği hayalciliği ile değil, tam tersi onun sömürü düzeninin vazgeçilmez bir aracı olduğunu ve demokratik bir yapıya kavuşturulamayacağını bilince çıkarmak anlayışı ile verilmelidir. Bunu yaparken askerlik kurumu içerisindeki, ırkçı, şövenist, baskıcı yaklaşımlara karşı etkili bir teşhir yürütülmelidir. Komutanların alt rütbedeki askerlere karşı uyguladığı her türlü baskı, şiddete karşı durulmalı, daha insani koşullarda barınma, sağlıklı yemek, yeterli izin hakkı ve ırkçı, şöven söylemlerden arındırılmış bir eğitim gibi taleplerin bizzat askerlik görevini yerine getirenler içerisinde yaygınlaşması için mücadele edilmelidir.

Bu anlayışla Kıbrıs’ın devrimcileri baskı ve zor kullanarak kişiye kabul etmediği bir şeyi yaptırmasının kişinin temel hak ve özgürlüklerine aykırı olduğundan hareketle vicdani redin bir hak olduğunu ortaya koymalı ancak sorunun gerçek anlamda bir çözümü için yukarıda ortaya koyduğumuz anlayış çerçecesinde bir mücadeleyi örmelidir.  Bizim askerlik ve vicdani ret hakkının savunulmasına Marksist-Leninist çerçevedeki bakışımız bu şekildedir.

Ayrıca kontrol

Emperyalist, sömürgeci üslerden, askerden arınmış bağımsız, demokratik, birleşik Kıbrıs için İLERİ!

Emperyalist ABD, İngiltere, AB ve onlara bağımlı TC devleti ile Yunanistan ülkemizdeki taksimlerini ve halklarımızın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir