ANA SAYFA / DKB / Güncel sorunlar ve görevlerimiz

Güncel sorunlar ve görevlerimiz

Bir sorunu doğru çözümlemek istiyorsanız önce sorunun tesbitini, tanımını yapmak, çözülmesi için ne yapılması, nasıl yapılması gerektiğini belirlemek ve hedeflenen çözümü ortaya koymak zorundasınız.

Biz devrimci komünistler olarak  ülkemizin kuzeyi, güneyi ve İngiliz Üsleri olarak tanımlanan tümü  üzerinde yaşayan halkların, genelde ise bölge ve dünya halklarının sorunlarını enternasyonal sorumlulukla gözönüne alarak çözümlemeler üretmeye çalışıyoruz.

Ülkemizin sorunlarını kısaca şöyle özetleyebiliriz.

İkinci Emperyalist paylaşım savaşı sonrası Kıbrıs’ta daha ileri boyutlarda gelişmeye başlayan İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele, kısa süre sonra emperyalistlerin adada Türkiye ve Yunanistan’ın sömürgeci çıkarlarını da gözeterek EOKA ve TMT faşist örgütlerinin kurulması ile bastırılmış ve halklar arası iç savaşa dönüştürülmüştür. İşte Kıbrıs Cumhuriyeti denen bu devlet emperyalist İngiltere, sömürgeci Türkiye ile Yunanistan ve onların Kıbrıs’taki Türkleştirilmiş, Yunanlılaştırılmış işbirlikçilerinden oluşan EOKA ve TMT faşist örgütlerinin halklara karşı uyguladıkları ve halkları birbirine kırdırarak yürüttükleri savaş sonucunda çıkarlarını dengeleme üzerine kurdukları bir devlettir. Bu devlet Kıbrıs halklarının tümünün eşit haklara sahip olması üzerinden değil, halkları birbirine boğazlatmaya yönelik Türk ve Yunan milliyetçiliğini egemen kılmaya yönelik, Türkleştirilmiş, Yunanlılaştırılmış işbirlikçi burjuvazilerin çıkarlarını dengelemiş, kapitalist üretim ilişkilerine sahip bir burjuva devletti.

Ülkenin bir kısmı (Dikelya, 2.5 Mil ve Ağrotur, Piskobu bölgeleri- İngiliz Üsler Bölgesi) İngiltere’nin işgaline bırakılırken, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye kurulan devletin garantörü oldular ve Kıbrıs’a alay düzeyinde askeri birlikler çıkardılar.

Kıbrıs Cumhuriyeti devleti Kıbrıs halklarının kendi geleceklerini belirleme haklarını kullanmalarının sonucu olmadığı gibi, tümünü kapsamamakta ve sadece Türkiye ile Yunanistan’ın egemenliğindeki halklara tabi kılınmaktaydı. Kıbrıs halkları sadece iki halktan değil, Kıbrıs’ta iç içe, birlikte yaşayan Maronice, Ermenice, Latince, Türkçe ve Rumca konuşan halklardan oluşmaktadır.

1960 Ağustos ayında kurulan sözde bağımsız ama özünde bağımlı devlet, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra emperyalistler, sömürgeci devletler ve işbirlikçilerin arasındaki paylaşım kavgaları ile halkları yeniden birbirine kırdıran çatışmaların yaşandığı bir yapıya dönüştürülmüştür. Çatışmalar halkları birbirine düşmanlaştırırken, biryandan da Türkleştirilmiş ve Yunanlılaştırılmış burjuvaların egemenliği altında kendi kimlikleri yok edilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Azınlıktaki diğer halklar ise kendilerini korumak ve yaşamlarını sürdürmek amacıyla egemen olan burjuvazinin isteklerine boyun eğmişler ve asimilasyona karşı pasif direniş sürdürmüşlerdir.

15 Temmuz 1974’te Yunan subayların komutasındaki RMMO’nun, EOKA-B de örgütlü sivil faşistlerle birlikte düzenlediği faşist darbe ve bunun arkasından 20 Temmuz 1974’teki TC devletinin Kıbrıs’ın kuzeyini işgali ile sonuçlanan emperyalistlerin (ABD, İngiltere) adayı bölerek gerçekleştirdikleri operasyon, kuzeydeki halklara özgürleşme olarak, güneydeki halklara ise sadece Türkiye’nin işgali olarak sunulmaktadır.

Kıbrıs’ın İngiliz sömürge döneminden, Kıbrıs Cumhuriyeti dönemine ve işgal-ilhak dönemine dayanan, TC, Yunanistan ve İngiltere ile diğer emperyalist devletlerin kontrgerilla örgütlerinin de deney alanı olarak sürekli kullanılmış ve halen kullanılmaktadır.

Bu emperyalist, sömürgeci ve işgalci devletler ile yerli işbirlikçi burjuvalar Türk ve Yunan milliyetçiliğini halklar arasında  düşmanlaştırma amacıyla geliştirirken, bu güçlere karşı bir yandan Kıbrıs’ın kuzey, güney ve İngliz üsler bölgeleri dahil tümünde, işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın enternasyonalist devrimci komünist örgütlenme zemini gelişirken, halkların küçük burjuvazileri içerisinde de milliyetçi/devrimci bir zemin doğal olarak gelişmiştir.

Küçük burjuvazi, güneyde Kıbrıslı, Kıbrıslı Rum kimliği ve kuzeyde de Kıbrıslı, Kıbrıslı Türk kimliği üzerinden milliyetçi/devrimci bir  yapılanmaya zemin bulmuştur. Küçük burjuvazinin yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz;

Küçük burjuvazinin Kıbrıslı kimlik üzerinden hareket eden düşüncelerin özünde Türkçe ve Rumca konuşan Kıbrıslılar özne alınırken, onları “Kıbrıs halkı” olarak kabul etmekte “ortak vatan” ve “Kıbrıs Cumhuriyeti devleti”ni savunmakta, adanın diğer halkları ise gözardı edilmektedir. Ayrıca işgalci ülke halklarına karşı şoven bir yaklaşım da gösterilmektedir.

Kıbrıslı Türk kimliği üzerinden devrimcilik/milliyetçilik geliştirenler ise; adanın 1974 işgali sonrası silah zoruyla paylaşılması zemini üzerinden hareket etmektedirler. Bu çevreler işgal ve sömürge yapısını öne çıkamadan, Kıbrıs halklarının varlığını kabul etmekte, fakat Maronitler, Ermeniler, Latinler vd azınlık durumundaki halkları gözardı etmektedirler. Güneydeki halklarımızla ortak vatan, ortak örgütlenme ve ortak mücadeleyi değil, kuzeydeki sömürge yapısı gözardı edilerek, sömürgecinin oluşturduğu yerel yöneticilerden oluşturulmuş kurumların Kıbrıslı Türk halkı için dönüştürülmesi zemininden hareket etmektedirler. Bunu yaparken de kuzeyde yaşayan Maronitlerden, Rumlardan vd. söz etmemektedirler.

Küçük burjuvazinin farklı dilleri kullanan Kıbrıs halklarının varlığından sözeden, ortak vatan, ortak örgütlenme ve ortak mücadeleyi, bağımsızlığı savunan bir kesimi ise, ada halkları dışındaki özellikle işgalci ülke halklarına, onların devrimci örgütlerine şoven bir yaklaşım sergilemektedirler. Bu yaklaşım kendini özellikle enternasyonal örgütlenme ve dayanışmada açıkça göstermektedir.

Kıbrıslı Rum kimliği ile hareket edenler ise “Kıbrıs Cumhuriyeti devletini” esas almakta ve kuzeyi işgal altında görürken, güneydeki işgal ve üsleri görmekten uzak bir yaklaşımla bağımsızlıktan  sözetmektedir. Bu küçük burjuvalar Kıbrıs halklarını tanımamakta ve etnik kimlikleri ile tanımlanan halkları bir bütün olarak “Kıbrıs halkı” şeklinde tanımlamaktadırlar…

Kıbrıs’ın kuzey ve güneyinde bu elbette kaçınılmaz bir durumdur. Zira sömürgeci faşist işgal ve ilhaka karşı; işçi sınıfı dışında da mücadele eden toplumsal kesim ve sınıflar vardır, olacaktır. Ve fakat bu eğilimin başlı başına bir sınıfsal dayanaktan yoksun, sınıfsal zeminden uzak bir yerde salt işgal-ilhaka karşı bir duruşun ötesine geçmemesi doğal olarak mücadelenin sınırlarını da darlaştırmaktadır. Bunun sonucunda gerçek kurtuluş yolu olan özgürlük-eşitlik-kardeşlik-sosyalizm temelli mücadeleden uzaklaşmaktadırlar.

Kıbrıs’ın özgürlük, bağımsızlık, bir arada yaşam sürecinin önündeki engeller sadece açık işgalci durumda olan Türkiye, Yunanistan değil; bir bütün olarak birçok emperyalist odakla birlikte başını ABD ve İngiltere’nin çektiği güçlerdir. Doğal olarak karmaşık ve kritik bir yerde olan Kıbrıs üzerinde oynanan oyunlarda bu aktörleri göz ardı etmek ya da onların bölgesel, dünya ölçeğinde çıkarlarına dokunmadan soruna çözüm yolu bulmak, sorunun kendisini sınıfsal anlamda çözebilmek olanaklı değildir. Zaten bütün olarak gelişmelere bakılırsa, sözde çözüm görüşmeleri sürerken bir de bakıyorsunuz bir taraftan da provokatif gelişmeler yaşanmakta  ve birden bire görüşmeler kesilebilmektedr. Bu bağlamda sadece dar milliyetçi kafaların sorunun özüne inebilmesi olanaklı değildir. Marksist-Leninist bakışla tutarlı bir anti-emperyalist, anti-faşist düzlemde olunmalı, sözde karşı duruyor görünen ve diğer güçlere yaslanma sonucunu üreten yaklaşımlara karşı dikkatli olunmalıdır. Böylesi bir yaklaşım da olsa olsa küçük burjuvazinin ruhuna, sınıfsal olarak ara kategorisine uygun bir tutum olabilir. Sınıf devrimcilerin böyle bir yaklaşım sergilemesi ise kesinlikle kabul edilemezdir.

Her ulusal sorunun özü; her Marksist bireyin bildiği gibi pazar ve sömürge sorunudur. Kıbrıs’ı bundan ayrı tutmak olanaksızdır. Bunun anlamı da şudur: Bir bütün olarak emperyalist kapitalizme karşı çıkılmadan, ortadan kaldırılmadan sorunun kendi özüne ulaşılamayacağı gibi, çözümü de olanaklı değildir. Küçük burjuvazinin “bağımsızlık” söylemi, kendi sınıfsal konumu içinde kaldığı sürece, sadece sözde bir “bağımsızlıktan” söz edilebilir. Gerçek bağımsızlık ise özgürlüğün ana açarı olan proleter sınıf mücadelesinin nihai hedefi olan komünizmdir.

Kıbrıs’taki bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin sınıfsal olarak kapsamı geniş olduğundan, küçük burjuvazi ile orta burjuvazinin de bu mücadele içerisinde kendini ifade etmesi, talepleri ve mücadelesi ile varlığını sürdürmesi olağandır. Ancak ufkunun darlığı ile proleter devrimci kurtuluş mücadelesini sınırlama potansiyeline de sahip olduğu her zaman akıllarda tutulmalıdır. Zira birçok harekete Kıbrıs özgülünde bakıldığında bu durum net bir biçimde görülebilmektedir. Kıbrıs’ta kurtuluşun yolunu Avrupa Birliği’ne girmekte gören reformist-uzlaşmacı ve sözde “sosyalist”, gerçekte ise asla sosyalist olmayan partiler, hareketlerin varlığı aşıkardır.

Diğer yandan sendikal, demokratik mücadele dahil birçok mücadeleyi genel olarak özgürlük mücadelesinden ayıran, mücadeleyi aşamalara bölen anlayışların da varlığı bilinen bir gerçektir. Gözden ırak tutulan ve kaçırılan mücadele bütünlüğü ile nihai kurtuluşun adreslerinde “sosyalizm”, “işçi sınıfı” söylemleri göstermelik olarak varlığını korusa da eylemsel içerikte, düzenle, mevcut emperyalist kapitalizmle uzlaşma öngörüldüğü açığa çıkmaktadır.

Zira bir yandan Türk ve Yunan açık işgali-ilhakına karşı çıkarken; diğer yandan AB’li ya da bir başka eksende emperyalist merkezlere karşı durmamak veya sözde “bağımsızlık” uğruna bu merkezlerden medet umma anlayışının proleter devrimci sınıf mücadelesi ile sosyalizm-komünizmle zerre alakası olmadığı açık ve nettir. Dar bir milliyetçilik anlayışının ister istemez birinden diğerine yaslanması kaçınılmazdır.

Bir diğer yandan küçük burjuvazi açısından öne çıkmak, mücadeleyi bireyler-çeşitli kesimler üzerinden yürütmek, mücadelenin kolektif-bütünsel-sınıfsal mecrasını kavrayamamak gibi genel hastalıklı yapısının da bütünsel mücadeleyi zayıflatması kaçınılmazdır. Sorunu egemen ulusların sınıfsal mücadelesi perspektifinden koparmak, enternasyonal görevleri darlaştırmak, Kıbrıs’ı dünyanın merkezi olarak temel almak sorunun anlaşılmasını zorlaştırmakta ve nihai çözümünün de önünü tıkamaktadır.

Zaten dünya ölçeğinde küçük burjuvazinin liderlik ettiği kurtuluş mücadelelerinin ömrü de, nefesi de sınırlı olmuştur. Bu ucu açık, liberal kapitalizmi aşamayan sınırlarda yüzen anlayış, elbette bütünsel amaçları kucaklayacak kudrete sahip olamaz. Mücadelenin nihai amaçlarına uzak olan ve sınıfsal açıdan düzeni aşamayan ara sınıfların çözümleri de aynen durdukları sınıfsal kategorinin yukarı-aşağı hareketi gibidir. Düzenden umudu olan sınıfsal kesimlerin, düzeni aşacak cüret-cesaret ve onun getireceği çözümleri üretmeleri beklenemez.

Ezilen ulus proletaryası ve onun lider güçlerinin nihai kurtuluşu uğruna net ve kesin olarak milliyetçilik sınırlarını aşmış olmaları, birlikte-ortak mücadeleyi öne çıkarmaları, hatta ortak örgütlenmeyi bile kendi gündemlerinde sıcacık tutmaları ML açıdan zorunludur. Buna karşın ezen ulus proletaryası ile devrimcileri ise kendi kurtuluşları için; ezilen ulusların ayrılma hakkı dahil olmak üzere kendi kaderini tayin etme hakkından zerre sapmamaları, ezen ulus ırkçı-şovenizmini her durumda mahkûm etmeleri, ayrı örgütlenme halinde birlikte mücadele yollarını aramaları vs gibi zorunlu görevlerle donatılmış olmaları elzemdir. Bu tutum-tavır ulusal sorunun ilkesel düzleminin temelidir.

Küçük burjuva dar milliyetçi hareketlerin yada sadece işgal-ilhaka karşı mücadelenin Kıbrıs halklarının kurtuluşunu getiremeyeceği açıktır. Bu dar milliyetçi bakış açıları  adada kalıcı barış-bir arada yaşamanın yeniden organizasyonunu bile zorlaştırdığı  açıktır. Bu anlamda milliyetçi bakış açısının Kıbrıs bağlamında ve genel olarak dünyada terk edilmesi; enternasyonal devrimci komünist  hareketin bakış açısına, eylem hattına yaklaşılması gereği açıktır.

Gerek söylemde, gerekse de eylemsel içerikte dar milliyetçi söylemi ve her şeyin merkezinde Kıbrıs’ı gören merkezci küçük burjuva bakış açısını terk etmeden kurtuluşun nihai biçimine ulaşmak olanaklı değildir. Bugün Kıbrıs’ta komünist bir işçi sınıfı hareketinin var olmayışını ya da daha doğru söyleycek olursak; devrimci önderlik sorununun olduğunu saptamak durumundayız.

Bugün dar milliyetçi bakış açılarının, söylem-eylem çizgisinin, birey ya da kesimler olarak öne çıkmanın sıkça yaşanmasının ana kaynağı burasıdır. Zira gerçek bir devrimci komünist sınıf hareketi olabilse idi; Kıbrıs ya da herhangi bir başka yerde küçük burjuva liberal, milliyetçi söylem ve bakış açısı bu kadar öne çıkamazdı. Bu tarihsel boşluk, eylem alanının küçük burjuvaziye kalmasının ana etkenidir.

Bu anlamda Kıbrıs’ta, tüm ada proleterlerini -ayrımsız tüm dillerden konuşan ve kökeni başka halklardan proleterleri- kucaklayacak gerçek bir Markisist-Leninist harekete, devrimci komünist bir partiye, yani devrimci öncü örgüte ihtiyaç hayatidir. Kıbrıs’ın kuzey, güney ve İngliz üsler bölgeleri dahil tümünde işçi sınıfı ve emekçi halklarımızın, enternasyonalist devrimci komünistlerin ortak vatan, ortak örgütlenme, ortak mücadeleyi örgütleme görevleri önlerinde duran acil görevlerdendir. Bu hareketin ezen ulusların devrimci komünist hareketleriyle, örgüt ve partileri ile de birlikte-ortak hareket etmesi, cephesel mücadele içinde zemini geniş tutmaları özgürlük-devrim-bağımsızlık ve sosyalizmin anahtarı olacaktır.

Ayrıca kontrol

Emperyalist, sömürgeci üslerden, askerden arınmış bağımsız, demokratik, birleşik Kıbrıs için İLERİ!

Emperyalist ABD, İngiltere, AB ve onlara bağımlı TC devleti ile Yunanistan ülkemizdeki taksimlerini ve halklarımızın …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir