ANA SAYFA / YAZARLAR / Volkan Yaraşır – Kriz üzerine 2 yazı

Volkan Yaraşır – Kriz üzerine 2 yazı

Volkan Yaraşır’ın kapitalist küresel kriz üzerine iki yazısını birlikte yayınlıyoruz. İlk yazıda krizin küresel boyutu ele alınırken, ikinci yazıda krizin Avrupa özelindeki etkileri ve olası gelişmeler irdeleniyor.

Yazı 1: Küresel kriz ve yeni spekülatif köpük

marx_crisisKapitalist sistemde krizler organiktir. Sistemin işleyişinden ve doğasından kaynaklanır. Kapitalizm krizden beslenen ve krizler üreten bir sistemdir. Sermayenin üretim, yeniden üretim döngüsünün bozulması krizleri yaratan temel faktördür.

Kapitalist sistemde iki tip kriz vardır. Kısa çevrimli krizler ve büyük bunalımlar. 1970’lerin başlarından bugüne kadar farklı evrelerden geçerek ve bünyesinde zaman zaman kısa çevrimli krizler üreterek devam eden kriz, kapitalizmin genelleşmiş/ yapısal krizidir. Yapısallığı üretim tarzının iç dinamikleriyle ilgilidir. Başka bir tanımla, kâr oranlarının düşme eğilimine ya da yasasına bağlıdır ve bu eğilime karşı geliştirilen sermaye birikim rejimine ilişkindir.

Krizin dışavurumu aşırı birikim/ kapasite fazlası sorunu şeklindedir. 1980’li yıllarda bir kriz yönetme modeli olarak devreye sokulan neo-liberal yeniden yapılanma ve küreselleşme süreci kapitalizmin tarihinin en kapsamlı mali genişlemesini beraberinde getirdi. Kriz aşırı finansallaşma ve kredi spekülasyonlarıyla yönetildi. Bu süreçte Sovyetlerin çöküşü ve Doğu Avrupa’daki rejimlerin iflası, kapitalizme yeni pazar alanları ve olağanüstü kaynaklar yarattı. Bu gelişmeler krizin şiddetini azalttı/ etkilerini sönümlendirdi ve krizi öteledi. 2007, krizin depresyon aşamasını simgeledi. Bu aşama genellikle, “uzun ve büyük durgunluk” olarak da ifade ediliyor.

Krizin iç fazları
2008- 2009 yıllarında kriz merkez ülkelerde yoğunlaştı. ABD’de mali kriz şeklinde biçimlenen kriz, 2009 yılında Avrupa’ya sıçradı/ sirayet etti. Avrupa krizin odak coğrafyasına dönüştü.

Kıtanın Akdeniz havzası borç ve bankacılık krizi içine girdi. 2014 yılında kriz periferiye/ “gelişmekte olan ülkelere” yansıdı. Bu süreç krizin iç fazlarını, küresel yayılımını ve derinleşmesini gösterdi.

ABD yaşadığı mali krize karşı, parasal genişleme politikaları uygulamaya başladı. Ayrıca finans şirketlerin ve otomotiv devlerinin iflasını kamuya mal etti. Küresel piyasalara parasal enjeksiyonun yapılmasının temel nedeni krizi “ihraç” etmekti. Avrupa Merkez Bankası ’da benzer yaklaşım gösterdi. Bu dönemde  (2014 yılının sonları kadar) sermaye hareketleri merkezden periferiye doğru bir seyir izledi. Küresel piyasalarda likidite olağanüstü arttı (sadece FED, 7 yıllık bir zamanda piyasaya 3.9 trilyon dolar sürdü). 2007-2014 arası periferi için bol ve ucuz döviz anlamına geldi. Türkiye dahil, gelişmekte olan piyasalar olarak tanımlanan ülkelerde görülen sanal/ spekülatif büyümenin ardındaki sır buydu. Yani küresel likidite fazlalığı.

Ne var ki parasal genişleme ve düşük faiz politikaları krizi engelleyecek bir nitelik taşımaz. Kriz devam eder, hatta yıkıcı enerjisini daha da biriktirir. Sadece krizin yayılmasına, etkilerinin azaltılmasına ve bir ölçüde krizi  geriletmeye yarar. Özünde palyatif önlemlerdir. Gelişmelerde bunu gösterdi.

Merkez ülkelerin bütün varyasyonları; bir yandan yeni ve yıkıcı bir finans köpüğüne yol açıyor, diğer yandan ise dünya “büyük” durgunluk içinde savruluyor. Dünya ekonomisi uzun dönemli düşük büyüme trendi içinden çıkamadı. Resesyonda sınır 2.5’ken, dünya ekonomisinin büyüme oranı 2.8. Yani kritik eşikte. Ayrıca küresel büyümenin taşıyıcı gücü olan ABD, AB ve Çin bu özelliğini yitirdi. Dünya performansları düştü. Çin’in büyüme oranında hatırı sayılır düşüş yaşanmaya başladı. ABD, yaptığı hamlelere rağmen resesyondan çıkmış değil. Avrupa’da uzun durgunluğun sarsıntılarını yaşıyor. Yeni bir mali krizin bütün dinamikleri açığa çıkmış durumda. FED’in yeni kararları ve Çin’de yaşanacak ekonomik salınımlar (Çin’de ekonomik yavaşlama ve Çin döviz kuru, emtia fiyatlarının düşmesine ve küresel ticarete olumsuz etkilere yol açıyor), gelişmekte  olan ülkeleri borç krizine doğru sürükleyebilir.

Finans köpüğü, yeni mali krizi
FED’in yeni kararlarıyla sermaye hareketleri sert bir şekilde yön değiştirmeye başladı. Son 1 yıl içinde gelişmekte olan ülkelerden 1 trilyon dolarlık sermaye çıkışı yaşandı.

2014 yılında sermaye hareketleri yön değiştirdi. 2008’den sonra sermaye hareketleri merkezden çevreye yönelirken, 2014’te çevreden merkez ülkelere, güvenli pazarlara yönelmeye başladı.

Finansal köpük olağanüstü aşamaya, 2007 krizini tetikleyen orana yaklaştı. Türev, spekülatif piyasalar, 2015 yılında 753 trilyon dolara ulaştı. Küresel ekonomisinin toplam gayri safi hasılası ise 70, 75 trilyon dolar civarında. 2007’de türev piyasaların toplamı 890 trilyon doları bulmuştu. Aşağı yukarı küresel ekonominin toplam çıktısının 14, 15 kat fazlasını oluşturuyordu. Bugün ise 10 katını geçmiş durumda. Diğer veriler de dikkat çekici. Dünya ekonomilerin toplam borcu 2015 yılında, 200 trilyon doları geçti, küresel varlıkların toplamı ise 250 trilyon dolar.

Ülke ekonomileri arasında senkronizasyon artmasıyla birlikte, hızla yükselen ve 2016 yılında da orantısal düzeyde yükselmesi beklenen bu spekülatif köpük, küresel düzeyde yeni bir finansal tsunaminin habercisi olabilir.

Bu noktada özellikle Çin ekonomisinin yaşayacağı salınımlar önem taşıyacaktır.

 

Yazı 2: Avrupa’nın I. periferisinde mali kriz sürüyor2013-02-26-capitalism-is-not-working

Kapitalizmin genelleşmiş krizinin ikinci fazı, 2009 yılında Avrupa odaklı biçimlendi. Yunanistan’ın borç ve bankacılık krizi sonucu iflas etmesi, Avrupa’yı saran krizin başlangıcı oldu. Kriz, hızla AB’nin birinci periferisi olan Akdeniz havzasına yayıldı. Merkez ülkelerden İtalya, kriz sarmalı içine girdi. Fransa ve Almanya sert resesyon yaşamaya başladı. Almanya ancak Uzak Doğu’ya, Çin pazarına açılarak “uzun durgunluğun” sarsıcı etkilerini atlatabildi. Kriz kıta düzeyinde kendini en net ekonomik büyüme oranlarında gösteriyor. Avrupa halen kriz öncesi büyüme seviyesine ulaşamadı. Uzun resesyona yönelik ortak bir modelin geliştirilememesi, AB’nin geleceğine yönelik tartışmaları da beraberinde getiriyor.

Almanya’nın hegemonik hamleleri
Almanya, krizi hegemonyasını yayma aracına dönüştürdü. AB’nin içinde dominant bir ülke olarak AB’nin yeniden yapılanması ya da homojenleşmesi yönünde önemli adımlar attı. Avrupa’nın I. periferisi ve Doğu Avrupa yani Avrupa’nın II. periferisi post-kolonyal düzenlemelere tabi tutuldu. Krizin yarattığı “olanaklar” en yıkıcı şekilde değerlendirildi. Bu noktada troyka tarip edici bir rol üstlendi. Yunanistan bir laboratuvar olarak kullanıldı. Almanya’nın emperyal arzularının ve agresyonunun somut biçim aldığı coğrafya, Yunanistan oldu.

Zayıf halkalar: Yunanistan, İspanya , Portekiz
Bu üç ülke troykanın neo-liberal karşı devrimci politikaları sonucu kısa zamanda bir enkaza dönüştürüldü. Uygulanan radikal kemer sıkma politikaları sosyal ve ekonomik yıkım anlamına geldi. Yunanistan halen mali krizin anaforunda sarsılıyor. Kıtanın en zayıf halkası troykanın kredileriyle ancak ayakta durabiliyor. Şantaj, kumpas ve tehditle çağın en aleni yağma ve soygunu Yunanistan’da gerçekleşiyor. Ülkenin tüm değerleri, kaynakları, tarihi ve geleceği emperyalist yağmaya tabi tutuluyor.

Syriza “sol” bir çizgiyle sistemin yeni politik aparatı olarak hareket ediyor. Troyka ’ya teslim olmuş ve bütün yaptırımlarını istisnasız hayata geçiriyor. Uzun süreli bir ayaklanma halinin yaşandığı son 6 yılda, 64 sektör bazında büyük grevin, 28 genel grevin gerçekleştiği ülkede Syriza bu enerjiyi bir nevi eritiyor, sistem sınırlarında tutuyor/hapsetmeye çalısıyor. Yarattığı kollektif yanılsamayla giderek hayal kırıklığına dönüşen ruh haliyle kitlelerin öfkesini massediyor. Sistem tarafından bu yıkıcı enerjinin, absorbe edilmesini kolaylaştırıyor.

Podemos ve Sol Blok
Diğer iki zayıf halka olan Portekiz ve İspanya’da mali krizin etkileri sürüyor. Kemer sıkma politikaları kısmi bir büyümeye yol açsa da kitlelerin hayat standartlarında şiddetli düşüşler yaşandı. İşsizlik oranları son derece ciddi bir noktada. İspanya ve Portekiz, Yunanistan’dan sonra Avrupa’nın en yüksek işsizlik oranına sahip ülkeler olarak dikkat çekiyor. Ayrıca her iki ülkede de yoksulluk kitleselleşti ve kronikleşti. Stratejik sefalet bir olguya dönüştü.

Son 6 yılda büyük sınıf ve kitle hareketlerine sahne olan İspanya ve Portekiz’de kitlelerin arayışları Podemos ve Sol Blok  gibi oluşumları yarattı. Bu yapılar devrimci öznenin olmadığı koşullarda sosyal ve sınıfsal öfkenin yeni biçimlenişini gösteriyor. Amorf ve eklektik karakterde (örgütsel, ideolojik ve stratejik olarak) parlamentarist, legalist ve sol liberal bir çizgiyi temsil eden bu partiler, Syriza gibi son seçimlerde önemli başarı gösterdiler. Ve Syriza’nın girdiği (ve kaybettiği) sınava onlar da girecekler: Yani ya anti-kapitalist  mücadelesinin bir parçası olacaklar ya da oportünizmin ve konformizmin “öldüren cazibesi” içinde sisteme tabi ve teslim olacaklar. Kriz, sınıfsal antagonizmayı şiddetlendiriyor. Kitlelerin arayışı kıta düzeyinde otoriter ve polis devleti yönünde yeni düzenlemelerle bastırılmaya çalışılıyor.

Ayrıca kontrol

Yusuf Alkım – Türkiye Kritik Bir Yol Ayrımında – 3

Türkiye’de birikmiş olan çelişkiler ve bölgedeki gelişmeler, mevcut sömürü ve baskı odaklı yapının devamlılığını tehlikeye …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir