ANA SAYFA / YAZARLAR / Zerggeş Börklüce – “HAZİRAN” GÜNLERİNİN SAKLADIKLARI

Zerggeş Börklüce – “HAZİRAN” GÜNLERİNİN SAKLADIKLARI

“Ne doğada mucize olur ne de tarihte. Ancak tarihin her ani dönemeci ve özellikle her devrim öylesine bir içerik zenginliği sunar, savaşım biçimleri ve karşı karşıya bulunan güçler arasındaki ilişkiler öylesine beklenmedik bileşimler ortaya koyar ki, saf birine çok şey mucize gibi görünecektir.” W.İ.Lenin

          Bir sınavdan geçtik. Bir sıçramanın, bir sarsıntının ve değişimin izlerini taşıyoruz. Dengeler bozuldu. Kitaplardan okuduğumuz bir ayaklanma, devrim , tüm o bilimsel tanımının dışında bir alt-üst oluş değil miydi zaten. Alt-üst olduk! “Gereksiz nesneler yığını” insanın, “özne insana” dönüşü eylemin gücü ile açıklanabilir. Sokak bir okuldu. Varoşların otobana aktığı bir okul. Köprülere yürünülen, gençliğin barikatlar kurduğu ve kadınların sapanlara sarıldığı bir okul. Abidinpaşa’yı kaçımız bilirdik. Ya Armutluyu!.. Gazi otobana çıkmış Taksim’e yürüyor denildiğinde, İstiklal ‘den Taksim’i zorlayan bir devrimciyi düşünün. Takatsiz kaldığı anda, ona doğru gelen gücü. Ya da şimdiye kadar Gülsuyu ‘nu “terörist” yuvası olarak gören bir “vatandaşı” düşünün. Kadıköylü bu vatandaş E-5’in orta yerinde “teröristlerle” aynı kortejin içinde buluştu. İşçi Ethem’in, devrimci Ethem’in ve barikatın ötesinde ki Ethem’in, ayaklanmanın “yaşayanı” olduktan sonra arkasından yürüyen kitleleri düşünün. Yıllarca devrimcilerin cenazeleri, “arkadaşlarının” omuzlarında yükselmekteydi. Şimdi bir halk yığını tabutu omuzlamıştı.

          Nereden çıktı bu insanlar? Ne kadar da apolitiklerdi(!) Kendi halinde, çürümüş, bencil ve umarsızlardı. Örgütsüz ve korkaklardı(!) Şaşkınlık kişiye aitti. Peki bir sol-devrimci harekete?..

          Haziran ayaklanması ile ilgili bugüne kadar çokça şey yazıldı, çizildi. Tartışmalar, çözümlemeler “olay“ın görüntüsüne kapıldı kimi zaman, kimi zaman ise övgüsüne. Ayaklanma öncesinin teorisyenleri, sol-devrimci hareketin krizini masaya yatırmakla meşgullerdi. Kimileri “Post-” ön ekini getirdikleri dönem yorumlamalarında kriz düzeyinin vahametini açıklamaktaydı, kimileri ise sıkıcı ve “sıkı” entelektüel tartışmaların karşılıklı kalemşörleriydi. Sübjektif tartışmalar ideolojik-politik kıble karışıklığı içerisinde ele alınıyordu. Nesnel koşul, bu nesnel koşulun yarattıkları olanaklar önemsizdi. “Görünen” ortadaydı. “Sınıf mücadelesi dibe vurmuş, halk hareketi takatsiz ve gençlik apolitikti(!) Her bahar öncesi“gelen bahar havaları ısıtacaktı(!) Durum kabaca ifade edersek buydu. Sokağa mikrofonu uzatsanız da bunları duyacağınıza emin olabilirdiniz. “Gerçekçilik” temel dayanak noktasıydı. Olay ve olgu bileşkesi, marksizmin bu hassas denklemi “olay” sirkülasyonunda hepten unutuluyordu. Teori, olayların peşi sıra sürükleniyordu oysa. Çok değil, Haziran ayaklanmasından hemen önce çıkan sosyalist politik dergi ve gazetelere bakarsanız bunları görebilirsiniz. Arşiv ortada!

          Bu yazıda bir “devrim partisi“nin gerek ayaklanma öncesi ayaklanmaya hazırlık ufkuna, gerekse “olabilecek” ayaklanmayı karşılayacak ideolojik, politik ve örgütsel donanıma ne kadar sahip olduğu tartışılacak. Belki yazı birçok önemli konuya geçerken değinecek ve eksik kalacak. Kısmi bir dokunuş bu… Fakat entelektüel kavram tartışmalarının artık bir virüs olduğu “sol tabanda“, en azından bireyin kafasında devrime ve devrimin öznesine yaklaşımı açısından kafa açıcı olabilir.

          Burada bir şablondan, bir reçeteden bahsetmeyeceğiz. Şabloncuların 31 Mayıs günü nutku tutuldu. Onlar, kendi var edecekleri(!) bir ayaklanmanın yoksunluğunda “an“daki içeriğin memnuniyetsizliğine kapıldılar. Doğru ya! Ne bir şalter vardı inen, ne de gümbür gümbür yürüyen “saf” bir sınıf. “Meleklerin cinsiyeti” tartışılmalıydı. İtiraz, işçilerin işin içinde olmadığı noktasına kadar vardı.

Kuşkucu Marksistler(!)

          Sosyalist hareketin geniş kesimler içerisinde ki dağınık ve zayıf olan örgütlü yapısı onun sadece pratik müdahale de ki yetersizliğini ortaya çıkarmadı. Bu durum aynı zamanda “kendisinden yola çıkarak” politika üretme hastalığını ve kendi fiziki gücünü toplumsal hareketlenmenin sınırlarını belirlemede referans alma alışkanlığını da beraberinde getirdi. “Biz ne durumdaysak sınıf ve halk hareketi de o durumdadır” bakış açısı politikada “yumuşaklığı“, pratikte ise “karakteristik bir icazeti” doğurdu. Nesnelin devrimci dinamikleri, öznelin “ekonomist” eğilimi karşısında dönem dönem ivmelenen ve bir fırsata dönüşen, fakat değerlendirilemeyen olanaklar olarak kaldı. Komünist Parti’nin programatik görüşleri kitlelere ulaşması gereken siyasal taleplerin sadece yazılı değil, peşi sıra yürünecek hattın duru bir açıklaması olacakken, Engels’in deyimi ile “farelerin kemirici eleştirisine” terk edildi, üstü örtüldü. Sosyalizm “insanlığa ne verecek” siyasal yaklaşımından kapitalizmde “asgari sömürü” nasıl sağlanır” da ki “ekonomist” yetinmeciliğe kadar düştü dereke. Kitleleri harekete geçirebilmek için atılan adımlar, harekete geçen kitleleri görmezden geldi. Politika, ileri unsurların yakınına uğramazken, diğer unsurların seviyesine inmeyi “örgütlenebilme” zorunluluğu olarak açıkladı. Derken “hareketin tabanı da” mevcut anlayışa ayak uydurdu, bu “geriliği” bir düşünce tarzı haline getirdi. Başlangıç noktası gerçekçilikti, bitiş noktası yine gerçekçilik!

          Bizdeki durum ne yeni aslında ne de bize özgün. Tarihsel kökleri var. Marksizm-Leninizm kendi anlatımlarını sadece bilimsel doktrinlerinin açıklamalarında değil, aynı zamandan kendi dönemlerinin geri “yansımalarına” karşı verdikleri “gözü pek” mücadelede bulurlar. Tarihte bir Lasalcıları, Martov’u, Kautsky’i hatta bir dönemim parlak marksisti Plehanov’u gözden düşüren salt bu kişilerin durdukları yer değil, nereye karşı durduklarıydı da. Evet neye ve nereye karşı durmaktaydılar?

          Lenin, döneminin Rus marksistlerinin düşmüş olduğu sübjektif saplantıyı açıklarken, bu durumun kendilerine has bir durum olmadığını Marks’ın dönemine atıfta bulunarak açıklıyordu. Bolşeviklerin merkezi ayaklanmanın örgütlenmesi ile politik ajitasyon çalışmalarının birbiri ile örtüştüğü ve devrimci sınıf faaliyetlerinin kitle bazında siyasal boyuta erişmesi için adımlar attığı dönemler birbirinden kopuk değildi. Lenin’i diğerlerinin gözünde bir “Jakoben ya da Blanqist” yapan belki de buydu. Bir “deli ve maceracıydı” Lenin, aynı zamanda “ukala!” Devrimci dalganın geri çekildiği dönemlerde umutsuzluğa kapılmayan, parti çalışmasını sadece “an“a değil, geleceğe yönelikte kurgulayan bir akıl, devrimci heyecanı “nesnelle” yapmış olduğu ittifakta buluyordu. “Marks’ın Kugelmann’a Yazdığı Mektubun Çevirisine Önsöz” de işte bu “gözü pek” mücadelenin izlerini görüyoruz;

     “…olanı haklı göstermek için durumu objektif olarak saptayan bir teoriyi soysuzlaştıran, devrimin geçici gerileme dönemlerini gözünde büyüterek kendini hemen olayların gidişatına uydurmaya çalışan “devrimci hayallerden” kendini çabucak kurtarmak isteyen ve küçük “gerçekçi” işler peşinde koşan marksist değildir, olamaz”

          Bu net ifadeler sadece dönemin Rus marksistleri için olamaz. Haziran Ayaklanması öncesi bizim “marksistlerimizin” ruh hali tam da bu değil miydi? 31 Mayıs’tan bir gün önce devrimci hareketimizin bir üyesi çıkıp da “milyonların ayaklanabileceği koşullar mevcuttur, şimdi devrim zamanı” deseydi (ki diyenler vardı) neyle karşılanacağı az çok kestirebilirdiniz. “Nerede yaşadığı“ndan tutun, “hayalci“liğe kadar türlü yakıştırmaların sahibiydi kuşkusuz.

          Liberal burjuva siyasetin sosyalist harekete sirayet ettiği, bu bulaşmanın yazınsal, düşünsel ve sözel olarak ifşa olduğu ortamda, küçük burjuva marksizm anlayışı için “geri olan kitleleri ürkütmemek” belirleyici olandır. Bunu en bariz bir şekilde farklı alanların değişik sorunlarına değinirken ki yaklaşımında görebilirsiniz. “Devrim ve sosyalizm demeyelim, kitleyi darlaştırırız” kaygısı, “öğrencilerin öğrenci olmalarından kaynaklı sorunları var” tarzı akademist bakış açısı, “hak arama” sınırında ki mücadele çizgisi gündelik hesaplar adına olumlu sonuçlar verebilir. Ama nihayetinde kısır bir döngüdür bu. Ve sadece bir görüntüdür.

          Politik taleplerin, “aşırılığa ve anlaşılmazlığa” neden olduğu ortak bir kanıdır. Kitlelerin halet-i ruhiyesi politik söylemlerin ağırlığını kaldıramaz(!) Sol, politikanın “güç” terazisinde belirlendiği çağda, reform mücadelesinden yana ağır basmaktadır.

          Marks’ın, Avrupa’nın “tarih kazanının kaynaması” karşısında duymuş olduğu devrimci heyecan, onun olay ve olguları açıklamasında ki diline de yansımaktaydı. Ve soruyordu; “sıra bize (Almanya’ya) ne zaman gelecek?“…kuşkuculuktan yakasını sıyıramayan, durmadan bilgiçlik taslayan” Rus marksistlerine bu “heyecanı” aktarırken Lenin , Marks’tan öğrenilmesi gereken şeyleri sarsıcı bir dille açıklıyor ve bu “marksistlerin” gardını düşürüyordu;

     “… Marksizm taslayanlar bütün bunların gevezelik, romantizm ve gerçekçilik eksikliği olduğunu sanırlar! Hayır, baylar, bu devrimci teorinin devrimci politikayla el ele yürümesidir ki bu olmadan marksizm, Brentaoların, Struvelerin, Sombortların safsatlarından başka bir şey olamaz.”

          Sanırız bizim Struvelerimizin, Haziran Ayaklanması karşısında duymuş oldukları şaşkınlık, onların bugüne kadar ki “gerçekçilik“lerinin bir sonucuydu. Ve bu “gerçekçilik“, sapına kadar gerçek olan bir ayaklanmanın “yükü” altında ezildi.

          “Avrupa’da var olan mezarlık sessizliği kimseyi aldatmasın, Avrupa devrime gebe!” 1916’ya denk düşen bu yorumlamada müthiş bir “diyalektik” vurgu görüyoruz. “Mezarlık sessizliği” ve “devrime gebe olan bir Avrupa!” “An“da yaşayan birisi olsanız bu anlatımın karşısında imalı bir gülümseyişe sahip olabilirdiniz. Gülenler oldu! Nesnelin marksist bir biçimde yorumlanması… işte bu aklın tüm yalpalamalar karşısında nasıl yönünü kaybetmediğini bize gösteriyor. Alıntısını yaptığımız bu sözün sahibi bir sene sonra dünyayı sarsan bir devrimin önderi oluyor. İsmi Lenin’dir!

Medreseci Marksizm

          Marksizm politikada ya devrimcidir ya da politika “marksist” değildir! Devrimci olması politikanın kitleleri siyasallaştırması ile karşılanabilir. Burada devrimci olma, sadece kitleleri “çatıştırma durumu” ile de açıklanamaz. Kitlelerin harekete başladıkları nokta ile bulundukları durum arasında ki bağa dokunabilme durumudur bu. Marksizim, devrimci ivmelenme yaratabilmiş ve politikada bu bağa dokunabilmiş midir? Gerisi “sivil-toplumcuların, dernekçilerin” tartışma konusudur.

     “…bir savaş örgütünün kurulması ve politik ajitasyon sürdürmesi “devrimci ruh zayıflığı” ne kadar yaygın olursa olsun, “sakin ve barışçıl” her koşulda ve her dönemde esastır.”

          Lenin’in “Nereden Başlamalı” makalesi’nden bir alıntı bu. Nereden Başlamalı, Ekim Devrim’inin bir manifestosudur diyebiliriz. Onda sadece bir çıkışı değil, politik yönelimi değil, aynı zamanda örgütsel olarak devrim yolunda “zihinsel” bir hazırlığı görüyoruz. “Devrimci ruh zayıflığı” kitlelere aittir. Bir mızmızlanma, kriz ve “olamazlık” çıkmıyor buradan. Buradan “merkezi bir ayaklanmaya hazır” olma refleksi çıkıyor. Çünkü tarihi sadece komünistler başlatmıyor. Bir ayaklanmayı da!

          “Devrim olmaz” yakarışı bir teori ve siyaset dili haline gelmişken Haziran ayaklanmasını yaşadık. Örgütlü birisiyle dahi konuştuğunuzda ona devrimin olabileceğini ikna etmeniz zordu. İşte tamda bu kafa yapısına denk geldi Haziran günleri. Örgütlü birisi buysa örgütü neydi!

          Örgütü bir artçı, katılımcı ve sürüklenendi. Kendiside inisiyatif değil, bir eylemciydi! Artısı, “görmüş ve geçirmiş” olmasıydı. Euro-sosyalizm, post marksizm vs… praksis anlayışı kıskacına almadı sadece.. Batının yenilikçi(!) marksistlerinin zihinsel kargaşasını yanına alarak sosyalist hareketin içine taşıdı. Ve bu kargaşa, “eklektik” bir sulantı ile mevcut tıkanıklığın çözümü adı altında akademik tartışmaları beraberinde getirdi. “Sınıf” adına yapılan onca çözümleme sınıfın yanına uğramadı. Uğrasa uğrasa entellektüel sol tabakanın mecrasına uğradı.“11. tez”in karşılığı bu “yeni sol“da üst boyutta, şiddetli(!)bir kavram tartışmasıdır. Ve fikir karmaşası özellikle genç devrimcilerin kafasına döner döner durur.

     “İnsan hakikati, yani düşüncenin gerçekliğini, kudretini ve sarihliğini “praksis” felsefe içinde ispat etmelidir. Praksisten soyutlaştırılmış düşüncenin gerçekliği veya gerçeksizliği üzerine düşülecek ihtilaf sırt skolastik (medreseci) bir çekişmedir.”

          Marks, “Feurbach Üzerine Tezler“in bir bölümünde yukarıdaki tespiti yaparken aslında bir uyarıyı da dile getirmiş oluyordu. Çekişme, tüm atılan teorik taklaların hengamesin de “aydın” kibrine kapılmış bir “marksistler” güruhunu da yan yana getirdi.

          Ve yöntem olarak sadece “leninist parti” gibi bir örgütsel norma yönelik eleştirisi ile biçimsel bir farklılaşmaya gitmedi post- marksizm. Törpülenmiş, liberalizmin süzgecinden geçmiş marksizmi ile beyinlere rücuh etti.

          Teori, üretimde metafiziği, tartışmada skolastik yanı, uygulamada ise reformizmi ifade ediyor. “Politik devrimciliği” devrim anına öteleme! Ayaklanmayı partiye ihale etme! Devrimi özneye havale etme!..

Nesneli Temel Alan Politika, Özneyi Güçlendiren Kadro!

     “Sosyalist parti devrimci bir partidir, devrim yapan bir parti değil. Biz devrim yaratma gücümüzün muhaliflerimizin onu önleme güçleri kadar az olduğunu biliyoruz. Bir devrimi kışkırtmak ya da ona götürecek yolu hazırlamak bizim işimiz değil”

          Kautsky, kendi karakterini enternasyonalin karakteri haline getirmek için bu ve benzeri söylemlere çokça başvurdu. Zaten komünistler, onu bugün kapitalin emektarı ve enternasyonalin başkanı olarak değil “bir dönek” olarak hatırlıyorlar. Kautsky’den beslenen damarın kendi tıkanıklığını ve şaşkınlığını saklamanın yolunda hep bu bakış açısı vardı. Ekonomizmin tüm teorik altyapısını bu yaklaşım oluşturdu. Devrimci parti olmak ile devrim yapan parti arasında ki fark biçimsel bir farktan ibaret değil. Bunu bize Kautsky’nin politik yazgısı öğretti.

    “Biz ilk adımı attık, işçi sınıfı arasında “ekonomik” amaçla gerçekleri açıklayacak bir öfke yarattık; şimdi ise halkın her kesimi arasında siyasi gerçekleri açıklamak ve tamamen siyasi bilinçten oluşan bir öfke yaratmak için ikinci adımı atmamız gerekiyor“( Lenin)

          Ne Yapmalı’nın satırları ekonomizme, sendikalizme vurulan bir darbedir. “Siyasi bilinçten oluşan bir öfke” “bizim olan” bir devrimin ana temasıdır. Haziran günlerinde meydanlara yürüyen yığınlar, ağırlıklı olarak “baskı“yı temel aldılar. “Baskı’dan hükümete” doğru büyüyen bir öfke yığınağı… Hedef alınan bu baskı mekanizmasıydı. “Ötesi“de hedef boyutundaydı kuşkusuz, fakat baskın değildi. Yaşam koşullarında çok boyutlu değişiklikler, yasaklar, sınırlar ve “cezalandırma” toplumun tüm gözeneklerine dokundu. Kapitalizm, elinde sopa ile “ehlileştirme” projesine koyuldu. ”Dur!..” denmeliydi. Sosyal patlamanın, zamanı ve mekanı kestirilemese de, belirtisi, nesnel durumun iç dinamikleri sürekli beslemesiyle açığa çıkan huzursuzlukta bulunabilirdi. “ODTÜ AYAKTA!” günlerini hatırlayın. Toplumun geniş kesimleri ile öğrencileri sahiplenişini. “Haziran” gelmekteydi sanki!

          Evet, bugünden o günleri yorumlamak daha kolay gelebilir. Ama belirtilen “ilk adımın“, “ikinci adıma” dönüşmesi değildir sadece mesele. Sorun “ikinci adım“ın sürekliliğidir, varlığıdır. Kapitalizmin tarihsel gelişimi, devrimin kitlesini, birinci adımla baş başa kalma, yüzleşme durumuna çoktan getirdi. Birinci adımın öfkesi, üretim alanlarının önünde ki güçlü ve cılız direniş çadırlarında, öğrenci eylemlerinde, karşı koyuşlarda ve tonca kitlesel gösteride harmanlanıyor. Fakat “ikinci adım“, bugün reformist parti ve grupların etkisi altındaki dağınık, politik devrimcilikten yoksun fakat militan ve enerjik olan devrimcilerin yönelimine muhtaçtır. “İkinci adım“ın kudreti sadece sokağı değil, beyinleri ele geçiren bir Komünist Parti’nin yeteneğine de muhtaçtır.     ”Temelinde değişen bir şey var. burası açık. Ama değişen ne? İlkin onlar, etkin roller oynayabilmek için her bir tarihin çiftçileri olmak istediler. Hiç kimse tarihin gübresi olmak istemedi. Ama gübrelenmeyen toprak işlenebilir mi? Çiftçi de gübre de gerekli bu yüzden. Soyut düzeyde bunu hepsi kabul ediyor. Ama ya uygulamada?.. Şimdi durum değişti, çünkü kendilerini felsefi olarak gübre yerine koyan ve öyle olmaları gerektiğini bilenler var!” Gramsci

          Medreseci marksizmin, tepeden inme ve ikameci yaygarasına karşılık, rotasız bu kavgada gelin gübre olalım!

          Yoksa; “Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı cenazede yaşlılara “gözünüz aydın” demeye benzer. W.İ.Lenin

Ayrıca kontrol

Bağımsız Kıbrıs İçin Birleşik Mücadele!

2010 yılında başlayan ortak 14 Ağustos eylemleri ile ilgili geçmiş yıllarda yaşanan tartışmalar ve ayrışmalar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir