ANA SAYFA / YAZARLAR / Zerggeş Börklüce – Özneleşme mücadelesinde insan!

Zerggeş Börklüce – Özneleşme mücadelesinde insan!

“gizli açık bir yığın güç… kurum… kişiliğinin dokusunu oluşturan bir yığın renk, olay, ses… öte yanda, taa çocukluğundan bu yana, bu ana biriken toplumsallığın zorunlu ürüne tepki… bilinç içinde oluşan karşı bilinci… gelişen, artık karşı konulamayan, kendi sınırlarını zorlayan, sınırlarıyla uzlaşamayan insanca yaşama mayası… karşı bilinç ve onun payına düşen bilinç altı, sağlıklı bedensel tepki… salpa, sağduyusuyla da, gelişen bu zorunlu güçlerin yanında yerini alıyordu. “*

Salpa’nın yaşadığı iç çelişkiler, bu çelişkileri var eden “toplumsal sistemle” arasında yaşadığı hesaplaşmaların anlatımındaydı. Çelişki ne kadar Salpa’da cisimleşsede, o, yaşadığı dönemin insanlarından biriydi. Çoktu “Salpa”lar! Değişimin ve gelişimin ne kadar da sancılı olduğunun bir örnekleriydiler. Ya yığınlarla ifade edebileceğimiz “bilinç” depremi(?).. Ne kadar da şaşırtıcı ve sarsıcıydı. Kutsanılan değerlerin bir anda “hiçleşme”ye kadar gidebilmesi.  Değişmez denilenin değişmesi, yapılamaz denilenin yapılabilir hale gelmesi… Artık beş para etmeyen kurallar,  yasaklar ve “doğrular” silsilesi. Eylemin sayılarla açıklanamayacak kudreti karşısında, çaresizdi!

Belki televizyon başında, belki sanal medyada gördünüz onları. Size ulaşan olsa olsa belki bir “görüntüydü.” Fakat dahada ötesiydi kuşkusuz. Umarsız bir ruh halinin kıskaçında yaşıyor gibiydiler.  Toplumsal meselelerin dışında, bananeci. Evet, belki birazda bizler gibi! “Kuyunun dibinden, dünyayı kuyunun ağzı kadar sanan bir kurbağa” gibi.

İşte bu nedenle, tarihsel sıçramanın öncesini ve sonrasını yaşayan insanla, tarihsel sıçramayı yaşayan insan arasında ki fark işte o  “an”da edindiği rolde saklıydı. Yaşamak “an”a dayalıydı ve o “an” sürekliydi. Yılların vermiş olduğu öfkeyi kimi zaman korkakça, kimi zaman çokça kaygı ile saklayan insandı o. Bir fısatını bulduğu an fırladı “mekanından”. Kendi adresini terketti. Kendi gibilerinin arasına karıştı. Onca soru vardı, onca güvensizlik… Onca “olmaz”lıklar ardına saklanmış bir ümitsizlik. Elit bir semtin  entellektüel-aydın kafasını taşıyan memnuniyetsizlikte ona aitti, varoş bir semtin hırpalanmışlığı ve tükenmişliğide. Çetelesi tutulan günlerin muhasebesine girişen aynı insandı. Borçlu kimdi, alacaklı kim? Soran ve sorduğuyla kalmayan yine o insandı!

Şimdiye kadar “bahanecilik” zihinde egemendi. Olmaz ve olamazlık üzerine kurulu bir güvensizlik… kuşkusuz zihnin kendisini soyutlamasının bir sonucuydu. Sorun apolitik varlıkların korkaklığı, çürümesi ve geriliği idi. Kendisi ne yapsa boşunaydı(!) “Bunlardan bir halt olmaz”dı.

Artık “soyutlamanın” tüm lafazanlığının bittiğini gördük. “Kendisi gibiler, kendisi gibi olamayanlar ve olamayacaklarla” birlikte bir “tarih yazımına” başvurdu birey. Kapıdan içeri daldı. Ve baktı ki bir “halt olamayacak olanlar” aynı takının tarafındaydılar; çapulcuydular! Normal zamanlarda sanki evlerinin kapılarını “dış dünyaya” aralamayanlar, köprülere yöneldiler. Sokaklarda sabahladılar. Bir barikatın “vandalizm” kavramlarıyla meşruiyetin sorgulandığı günler geride kalmıştı artık. “Bir barikat nasıl güçlendirilir?”, “kafa yorandı”lar! Taksidi daha bitmemiş bir buzdolabını evlerin balkonlarından sokağa atan insanları gördük, kan gruplarını bileklerine yazanları… Hani “insanların artık zincirlerinden kaybedecek çok şeyi var”dı! Evet insanların(!) var. Yoksulların, işsizlerin ve sömürü çarkına geleceğini kaptıranların. Onların, ise olmadığını gördük.
 
İstemesini değil, almasını bilen insan!
“Alma” özünde bir “mülk” edinme durumuydu. Burjuva “kartların” oynandığı dünyada, kimin hangi kartı çekeceği bilinebilirdi. Tabi o kartların sahipleri tarafından! Alma, edinme, sahip olma… Onların cüzdanında biriken birer “değer”di. Finans şirketleri, borsa hisseleri ve yükselen-azalan rakamlar labirentinde büzülen bir kağıt parçasıydı insan. Öyle olmalıydı. Fatura, borç ve ödeme noktaları. İnsan bir kuyruktu!

Semt sakinleri, okumuş ve görece aydındılar. Bilmiştiler belki(!) Azından çok, çokundan az kadardı bilmişlikleri. “Esnaf aklı”na sahiptiler. Bir o kadar burjuva hayali ile bir o kadar halktandılar. Ulusalcılığın, laiklik, bayrak, millet ve “misak-i-lik” edebiyatı ile yetinebildiği günlerde bir kitapçının ön raflarındaydılar. Sonra tozlandılar(!)
Ve bir kuyruğa takıldılar. Bu kuyruk farklıydı. “Alma” tekil bir sahip olma durumundan, çoğul bir “geri alma” kavgasına dönüşmüştü bu kuyrukta. Bu sefer borçlu değil, “alacaklıydılar”. O gün Taksim kollarını açtı. O gün “türü çok” insanlar, beş benzemezlerini bir kenara bırakarak kendi kartlarını çıkardılar ve sokağa attılar.

Bir “kız”… Bir annenin kızı! Sizin olmayabilir(!) Kadında(!) olabilir, marjinalde olabilir, kaçıkta olabilir . Bilmem ne “y kuşağı”nın bir ferdi de olabilir. Önemi yok. Fırladı kuyruktan. Çıktı bir kaç kat yükseklikteki binanın penceresine. Sarkıttı gözlüğünü, fularını, kalemini ve bedenini. Ve cevap gönderdi korkudan bitimsiz kez aranan telefonuna; “Taksimi Aldık Anne!..” Alma özünde bir kavga biçimiydi!

Düşleri ve özlemleri bir olan insanlar!
“Ah! Şu aydınların peygamberce taşkınlığı! Bunlar dört ufak düşünce kotaracakları için tarihin akışını belirleyeceklerini sanırlar! Evet, çok kitap okumuşlardır, ama gerçekten bir şey isteyen ve bir şeylere umut bağlayan insanların ruhları ile doğrudan ilişkiyi yitirmişlerdir. Kimilerinin hâlâ onu için yaşadıkları gerçeğin, en basit gerçeğin yönünü yitirmişlerdir. Ama buna karşılık nice plan, nice laf var!”*1

Bahsedilen “gerçekten bir şey isteyen ve bir şeylere umut bağlayan insanların ruhları ile doğrudan ilişki”  metafizik bir bütünleşmeyi anlatmıyor bize. Gerçekten yaşamın içinde, onunla bağı olan bir düşüncenin maddi bir güce dönüşmesidir sözü edilen. Biz, “kendi” sınıfımızın insanları benzer yoksunlukları, duyguları ve istekleri barındırıyoruz hanemizde. Ve bu umutla yaşıyoruz. Ne kadar uzaksa bize hissettikleri “başkalarının” , bugünü ve yarını ıskalamalarıda o kadar doğaldır.  Tarihsel deneyimlerimizle yineliyoruz, tarihi “bu az okumuş, sinmiş ve kimliğini yitirmiş(!) insanlarla yapacağız. Çünkü aynı düşle besleniyoruz.  Aynı makinenin başındayız, aynı sırada, aynı mahalledeyiz. Aynı üretim rolünde, aynı tüketim “sınırındayız”.

Artık kavrayalım  ki; apolitizm, bugün salt toplumsal-siyasi meselelerin uzağında kalmak ve siyasetle ilgilenmemek olarak yorumlanamaz. Kişi az devrimci, az politik, az cesaretli olabilir, yanlış bir politikaya da sahip olabilir, fakat  apolitik olamaz. Bunu karşı-devrim cephesinin “kahverengi ceketlileri” içinde söyleyebiliriz. Bilinçli bir tercihin figürü olan insan, kendi bilincini toplumsal ilişkilerin denkleminde çözümleyemediği anda tarihin dışına düşer. Artık o, “umutsuz bir vaka”dır. Metalar evreninde “kalabalık nüfusun” içinde yalnızlaşan, bu haliye kendine ve kendi emeğine yabancılaşan bir insan(!) Evet, “insanlar arasında ki ilişki şeyler arasında ilişki kılığına” bürüneli çok oldu. Bunu keşfetmiyoruz. Ama farkedemiyoruz da! Özneleşemeyen yığınlar, “ensesi kalın” okumuş, adam olmuş büyüklerimizin (!) parlak fikirlerinde kendi yazgılarına ayak uyduruyorlar. Oradan oraya savrulan insan nesneleri…Biziz onlar. Bir masa, koltuk, yatak… gibi kullanılabiliyoruz. Üzerimize çıkan ağırlık soyut bir yorgunluk hali değil. Biz nesneler ordusu, o soysuzlar takımını kendi omuzlarımızda taşıyabiliyoruz. Tapıyoruz onlara. Putları kendi zihnimizde yıkamıyoruz. İnce-sarkık bıyıklı, takım elbiseli, ukala , riyakar, üretim aracı sahibi, okul sahibi … putlar! Sarılıyoruz onlara.

Korkudan, işsizlikten, parasızlıktan, çaresizlikten…

Öyleyse, kendi ideolojimizle tanışalım, kendi yazgımızı kendi ellerimize alalım.

Devrime güç katacak olan insan!
“Devrim, yalnızca hâkim sınıf başka türlü devrilemeyeceği için değil, ama aynı zamanda onu deviren sınıf kendisini asırların tüm pisliğinden kurtarmayı ve toplumu yeni baştan kurmaya layık hale gelmeyi ancak bir devrimde başarabileceği için gereklidir.”*2

Kırılma, praksis olarak ifade edilen ve doğru bilinen onca şeye dair. Kimileri bu kırılmanın altında kalabileceği gibi, kimileride bu kırılmadan ileriye doğru çıkış yolu bulabilir. İdeal olanla gerçek olan arasında ki açık, praksis şekillenişin toplumsal sınıflar arasına doğru nüfus edişi ile kapanabilir. Tarihi bir makas bu!

Devrim, Marks’ında yukarıda belirttiği gibi kendi gerekliliğini ve sonucunu sadece “olma” durumu ile açıklamaz. Bugün, devrim adına atılan hareketin nüvesi dahi, olacak olan devrimde kendi izlerini bulur. Onun için devrime salt “kendiliğindenci” bir rol biçilmez. Devrim, devrimi bilince çıkarmış insanların tarihsel girişkenliğine ihtiyaç duyar. 

Barakaların, varoşların ve tüm paralel değişkenlikleri ile semt “sakinlerinin” ortak bir yazgısı var. Çetelesi tutulmuş hayal kırıklılıklarının, umutların ve düşlerin. Tüm bunların devirdikleri günlere ve o günlere sığmayan öfkeleri var. Bireysel üzüntülerin, çıkışsızlığın ve içe-dönük hesaplaşmanın toplumsal bir muhasabesi var. Şimdi terazinin bir ucunda insan, diğer ucunda yine insan. Tanı da ki niteliğin “ağırlığına” saf tutacak olan yine insan!

İnsanın “çimentosuna” devrim mi karışacak? İnsan, çağının güzelliklerini ve çirkinliklerini nasıl taşıyacak?

Cevap verecek olan yine insan!

* SALPA: Yılmaz Güney’in 1975 basımlı, Selimiye Üçlüsü’nün ilk kitabıdır. Kitap; işçi Mehmet Salpa’nın İstanbul’da bir yandan hayat kavgasını sürdürürken; bir yandan da düzene dair düşüncelerini, arayışlarını, sorgulamalarını konu alır.

(1) Palmiro Togliatti, s. 45.
(2) Karl Marks, Alman İdeolojisi

Ayrıca kontrol

Bağımsız Kıbrıs İçin Birleşik Mücadele!

2010 yılında başlayan ortak 14 Ağustos eylemleri ile ilgili geçmiş yıllarda yaşanan tartışmalar ve ayrışmalar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir