ANA SAYFA / YAZARLAR / Yusuf Alkım – Geçişler, çözüm ve mücadele…

Yusuf Alkım – Geçişler, çözüm ve mücadele…

Kıbrıs adasının fiziki bölünmesinin ilk adımı 1958 yılında İngiliz Sömürge Yönetimi’nin Lefkoşa’nın göbeğindeki Lokmacı’ya dikenli teller çekmesi ve Lefkoşa’yı Rum bölgesi, Türk bölgesi olarak ayırması ile başlamıştı.

İngiliz sömürge yönetiminin uyguladığı böl – yönet politikasının bir sonucu olarak bölünmüşlük 1963 olayları ile tüm “Yeşil Hat”a yayılırken, 1974 bölünmeyi tüm adaya yayıp coğrafi ve etnik düzeye taşıdı.

Dile kolay 45 yılı bulan bu bölünmüşlük 2003 Nisan ayında kısmen de olsa delindi. 21 Nisan 2003 günü toplanan Kuzey’deki işgal rejiminin “Bakanlar Kurulu”, TC devletinin güvenlik kurullarında onaylanan plana uygun olarak “Karşılıklı geçişlere izin verilmesi” yönündeki kararı onaylayarak 23 Nisan gününden itibaren uygulamaya konacağını kamuoyuna duyurdu!

Dönemin UBP – DP hükümetinde DP Başkanı olarak yer alan Serdar Denktaş sonraları bir gazeteye verdiği demeçte yaşananları şu şekilde aktarıyordu; “Giderek Rum tarafı, özellikle genç neslin gözünde bir mit haline gelmeye başladı. Orada her şey mükemmel, her şey pırıl pırıl zannediliyordu. Bizi seven insanlar, bizi kucaklamaya hazır Rum toplumu…”, “Cumhurbaşkanı’nı o dönemde ikna etmeye çalışırken, “gerçekler görülecek ve o büyütülen Rum tarafının pırıltısı sönecek” şeklinde girişimle ikna turu yapmıştım.”

Serdar Denktaş’ın sözlerinden de anlaşılacağı gibi geçişlere izin verilmesinin nedeni ülkenin bölünmüşlüğüne son vermek, çözüm sürecine katkı koymaktan çok daha farklıydı. 2000’li yıllar ile birlikte Kuzey’de yükselen halk muhalefeti 2002’de çok ciddi bir kitleselliğe ulaşmış, 26 Aralık 2002 Mitingi ile büyüyen kitlesel eylemler onbinlerce kişinin meydanlara çıktığı ve Kuzey’deki işgal rejimine karşı tavır alarak “Çözüm ve yeniden birleşme” yönünde sesini yükselttiği bir boyuta ulaşmıştı.

Sürecin muhalif kesimler içerisindeki rejimle çatışmayan yapılar üzerinden kontrol altında tutuluyor oluşuna rağmen, kitlelerdeki radikalleşmeyi engellemek için farklı araçların da devreye konması gerekmekteydi. İşte bu süreç içerisinde egemenler kitlelerde biriken enerjiyi boşaltmak ve Denktaş’ın belirttiği gibi “mit haline gelmeye başlayan” Güney ile ilgili umutları ortadan kaldırmanın bir aracı olarak karşılıklı geçişlere izin verildi. Egemenlerin beklentisi kendi yaratacakları provakasyonların da yardımı ile iki toplum arasında yeniden gerginliklerin yaşanacağı ve kitle eylemleri sonucunda toplumlar arası oluşan sempatinin ortadan kalkacağı yönündeydi.

Ancak beklenen olmadı. Dönem dönem yaratılan provakasyonlara ve yayılan provakatif yanlış haberlere rağmen iki toplum arasında güvensizlik değil, tam tersi ciddi bir yakınlaşma yaşandı. Yaratılan provakasyonlarla iki toplum arasında ortaya çıkarılamayan güvensizlik geçişlerin başlamasından tam bir yıl sonra 24 Nisan Referandumu ile kısmen de olsa elde edildi.

Geçişlerin başlamasının üzerinden geçen 10 yılı aşkın sürede toplumlar arasında “birlikte yaşayamayız” düşüncesinden çok “birlikte yaşayabiliriz, yaşamalıyız” görüşü daha güçlü zemine sahip durumdadır. Bu süreçte binlerce Kıbrıslı Türk’ün güneyde çalışması, dahası yüzlecesinin güneye yerleşmesi, aynı şekilde on binlerce Kıbrıslı Rum’un 74’ten sonra ilk kez kuzeye geçerek Kıbrıslı Türkler ile dostluklara varan ilişki kurması, 2003 Nisanı’ndan önceki toplumlar arasındaki bakış açısından çok daha ileri bir noktayı işaret etmektedir.

Geçen 10 yıllık süreçte gerek Güney’de çalışan işçilerin kısmen de olsa Kıbrıslı Rum işçiler ile birlikte ortak sendikalarda örgütlenmeleri, gerekse bazı yerleşim bölgelerindeki eski dostlukların yeniden kurulması gibi gelişmeler sonucunda ortak örgütlenme ve ortak mücadele yönünde yetersiz de olsa ilerlemeler sağlanmıştır. Özellikle ülkemizin yeniden birleştirilmesi için son derece öneme sahip ortak siyasi örgütlenmenin elde edilmesi yönünde kayda değer hiç bir adım atılamamış olması çok büyük bir eksikliktir.

Emperyalist güçlerin bölge ve ada üzerindeki çıkarlarının düzenlenmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Kıbrıs sorununun çözülebilmesinin yolu bu güçlerin ülke ve bölge üzerindeki etkilerinin kırılması olduğunu tespit etmek için derin siyasal analizler yapmaya gerek yoktur. Şu basit olguyu göz önünde tutmak dahi bu tespitin doğruluğunu göstermeye yeterlidir: Sorunu çözmek için sorunun nedenlerini ortadan kaldırmak gereklidir!

İşte bu tespit; Kıbrıs sorununu yaratan başta Anglo – Amerikan emperyalist devletlerinin ve süreç içerisinde ülke üzerindeki çıkarlarını artıran Fransa, Almanya, Rusya gibi diğer güçlerin Kıbrıs üzerindeki belirleyici etkileri devam ettiği sürece ve dahası bu güçlere dayanarak sorunu çözmeye çalıştıkça gerçek anlamda bir çözümünün elde edilmesinin mümkün olmadığı anlamı taşımaktadır.

Bu noktada ortaya iki soru çıkmaktadır; birincisi gerçek anlamda bir çözümün ne anlama geldiği ve “gerçek anlamda” olmayan bir “çözümün” mümkün olup olmadığı, ikincisi ise gerçek anlamda bir çözüm elde etmek için ne yapılması gerektiğidir.

Gerçek anlamda çözüm
Gerçek anlamda çözümün karşılığı Kıbrıs üzerinde yaşayan toplumların karşılıklı güven ve refah içerisinde birarada yaşamalarını sağlayacak bir düzenin kurulmasıdır. Yani çözüm; İngiliz sömürge yönetiminin tüm sömürge coğrafyalarda uyguladığı böl-yönet politikalarının sonucunda ülkemizde yaratılan toplumlar arası çatışmaların ortaya çıkardığı güvensizliği yok edecek olan ve toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir refah düzeninin kurulması ile hayat bulabilir.

Aksi takdirde emperyalist güçlerin ülke üzerindeki çıkarlarını sürdürmenin bir yöntemi olarak 1960’ta garantörlükler ve askeri üslerle oluşturdukları Kıbrıs Cumhuriyeti gibi yöntemlerle sorun gerçek anlamda çözülemez. Tam tersi toplumlar arasındaki güvensizliği besleyen ayrılıkçı uygulamalarla sorun daha da büyütülüp, toplumlar arası çatışmalara varacak boyuta ulaştırılır. Çünkü sorunu yaratanlar çıkarlarını sorunun varlığı ile koruma altına almış durumdadırlar. Kıbrıs sorununun olmadığı koşullarda bu güçler hangi gerekçe ile ülkemizdeki askeri varlıklarını sürdürebilirler ki!

Gelmekte olanı görmek
Bu nokta son derece önemlidir, çünkü perde gerisinde hazırlanmakta olan ve kokusu giderek daha hissedilir şekilde duyulmaya başlanan bir planın yakın bir gelecekte bizlere dayatılacağı anlaşılmaktadır. Yani “gerçek anlamda” sorunu çözmeyecek olan ve dahası çok daha büyük sorunlara neden olabilecek olan yeni bir modelin hayat bulması kuvvetle muhtemeldir. Bölgede bulunan yeraltı kaynaklarının bu güçler tarafından daha kârlı bir şekilde işletilebilmesi ve kendileri açısından güvenceye alınabilmesi için belli ki ülkemiz üzerinde yeni bir düzenleme ihtiyacı giderek artmaktadır. Gelen kokulardan garantörlükler sorununu sözde çözmek adına yeniden düzenlenecek yapının garantörlüğünün NATO’ya devredilmesi yine ülkedeki yabancı askeri güçlerin NATO şemsiyesi altında konumlarını sürdürmesi planlandığı anlaşılmaktadır. Bu yeniden düzenleme ile bölgedeki yeraltı kaynakları TC devleti üzerinden taşınacak oluşu ve bundan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Türkiye, Yunanistan, İsrail gibi güçlerin çıkar elde edecek oluşu, sorunu yaratan ve belirleyici olan güçlerin büyük çoğunluğunun ortaklaştığı izlenimi vermektedir. Peki ülkemiz üzerindeki böylesi bir yeni düzenlemenin Kıbrıs sorununu çözme yönünde olumlu bir sonuç doğurması mümkün müdür? Bir kere ülkemizde bulunan doğal kaynakların öncelikle ülke insanının refahını artırması gerektiği düşnülecek olursa, bu kaynakların çok büyük oranda bahsi geçen dış güçlerin ve bir miktar da ülkemizdeki sömürücü sermaye kesiminin daha da zenginleşmesine yarayacak oluşu ülke halkı açısından kabul edilebilir değildir. Yani bu yolla gerçek anlamda bir çözümde öncelikli olan ülke halkının tüm kesimlerini kapsayan bir refah düzeninin elde edilmesi mümkün değildir. Diğer yandan bu güçlerin ülkemizdeki emperyalist varlığını devam ettirebilmenin bir yöntemi olarak devrede tuttukları toplumlar arası güvensizliğin de ortadan kalkmayacağı bellidir. Yani bu yolla gerçek anlamda bir çözümde öncelikli olan diğer bir olgu olan toplumlar arası karşılıklı güven ve ortak yaşamın kurulması da mümkün değildir. Bu yolla hayata geçirilmesi söz konusu olan şey Kıbrıs sorununun çözümü değil, Kıbrıs sorununu yaratan güçlerin ülke üzerindeki çıkarlarını yeni olgulara uygun olarak yeniden düzenlemeleridir.

Peki böylesi bir yeni düzenleme karşısında bu ülkenin ilericileri, devrimcileri ne yapmalıdır? Karşımızdaki emperyalist güçlerin devasalığına bakarak “mümkün olmayan şeyler peşinde koşmak” yerine “elde edilebilecek”le mi yetinmeliyiz? Peki “elde edilebilecek” olan şey ülke işçi, emekçilerine ne gibi bir olumlu kazanım getirebilir? Şu an için bu soruya çok kapsamlı bir cevap vermek egemen güçlerin planlarının ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için belki mümkün değildir, ancak şunu söyleyebiliriz ki; bu güçlerin kendi ülke işçi, emekçilerinin siyasi, ekonomik haklarını kendi yarattıkları krizi bahane ederek her geçen gün daha da geriletirken, ülkemizde bulunma amaçları ülkemizdeki kaynakları kendi zenginliklerini artırma ve sömürü düzenlerini sürdürme olduğu bir durumda, sömürdükleri ülkenin işçi, emekçilerine daha güzel bir yaşam olanağı tanımayacakları kesindir. En fazla yapacakları yerli sömürücü kesime bu yağmadan küçük bir pay vermek ve az bir miktar işbirlikçiye rüşvet olarak da nitelenebilecek ayrıcalıklar sunmaları olacaktır. Dahası tüm bunlar yapılırken ülkemiz bir yandan bu güçlerin çok daha derinlemesine sömürgesi haline gelirken, diğer yandan da bu güçlerin bölge coğrafyada hazırlık yaptıkları sömürü savaşlarında bir saldırı üstü olarak da kullanılması pahasına yapılacaktır. Belki tüm bu barbarlıklara ülke halkının büyük oranda göz yumması için biraz daha fazla kişiye sus payı da dağıtılabilir! Peki ne uğruna?! Bu barbarların barbarlıklarını sürdürmelerine katkı koymak ve bölge coğrafyadaki halkların kanlarını akıtmalarına göz yummak, dahası ülkemizi kullanmalarına göz yumarak katkı koyarak.

Yani elde edilebilecek olan en olası olumluluklar dahi bunun karşısında ödenecek bedele değmeyecektir. En azından insanlık onurunu korumakta kararlı olan kesimler açısından durum böyledir…

Gerçek anlamda çözüm için…
Tüm bunlar dikkate alındığında önümüzde duran soru “peki ne yapmalıyız?” dır. Gerçek anlamda bir çözümü hayata geçirmek için, ülkemizi emperyalist güçlerin işgalinden kurtarmak, bu güçlerin ülkemizi daha da büyük suçlara ortak yapmalarını engellemek için ne yapmalıyız? Ne yapabiliriz?

Her şeyden önce küçük bir ülke ve küçük bir nüfus olduğumuz “güçsüzlük psikolojisi”nden sıyrılmamız gerekiyor. Evet belki ülkemiz bu güçler karşısında çok güçsüz olabilir, ancak nasıl ki ülkemizi ve aslında tüm dünyayı barbarca yöneten güçler tüm dünya halklarına karşı her türlü işbirliğini hayata geçirebiliyorlar tüm dünya halkları da bu güçlere karşı ortak kavgayı örebilir ve hem kendi ülkelerini hem de tüm dünyayı bu barbar güçlerden kurtarabilirler. Yani bizler Kıbrıs’ta yaşayan ve bu güçlere karşı duran güçler olarak yalnız değiliz. Her geçen gün daha geniş coğrafyalarda işçi, emekçi halklar bu güçlere karşı doğrulmaya ve başkaldırmaya devam ediyorlar. Ve bu güçler tarafından kurulan emperyalist kapitalizm yarattığı çürümüşlüklerle bu isyanı her geçen gün daha da büyütmekten kaçamıyor. Tüm dünya çürüyerek kurumuş, tutuşmaya hazır otlarla kaplanıyor ve yangın her geçen gün daha da büyüyor, yayılıyor. Egemen güçler dönem dönem ateşin üstüne su atarak onu yavaşlatsa da yeni kıvılcımlar yeni yangınlara dönüşmeye devam ediyor. Bu çürümüş düzeni yakıp yok edecek olan bu yangını ülkemizde de yaymak ve dünya halkları ile mücadelemizi birleştirmek durumundayız. Belki bizim çakacağımız kıvılcım egemenler tarafından hemen söndürülecek, ama egemenler bizim kıvılcımlarımızı söndürmeye çalışırken, dünyanın başka bir coğrafyasında yeni kıvılcımlar yeni yangınlara dönüşmeye devam edecek ve bu yangın günün sonunda tüm dünyayı saracak. Egemenlerin kurduğu düzen tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de her geçen gün daha da fazla yanmaya hazır alanlar yaratmaya devam ediyor. Şimdi bize düşen bu alanları yangın yerine dönüştürebilmek için en güçlü şekilde yeni kıvılcımları çakacak gücü toplamaktır. Özellikle güneyde yaşanan ekonomik kriz ve buna bağlı olarak gelişen kitle hareketleri bu yönüyle dikkate alınmalıdır. Benzer gelişmelerin önümüzdeki süreçte kuzey coğrafyada da yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Zamanı geldiğinde her yeri kıvılcımlarka kaplamak için güç biriktirmek, yeni kıvılcım kaynakları yaratmak ve mücadeleyi dünyanın dörtbir yanındaki işçi, emekçi güçlerle birleştirmek için adım atmalıyız. Ancak bu yolla ülkemizde gerçek anlamda bir çözüme ulaşabilir, hem ülkemizi hem de daha büyük pencereden bakmayı becererek tüm diğer ülkeleri bu çürümüş düzenden arındırabiliriz.

Ayrıca kontrol

Bağımsız Kıbrıs İçin Birleşik Mücadele!

2010 yılında başlayan ortak 14 Ağustos eylemleri ile ilgili geçmiş yıllarda yaşanan tartışmalar ve ayrışmalar …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir