ANA SAYFA / YAZARLAR / Deniz Gezer – Bir ölüm yıl dönümü

Deniz Gezer – Bir ölüm yıl dönümü

Diğer noktalama işaretlerine nispet yaparcasına kullanılan üç ünlemli sözcüklerle bezenir sayfalar ve kendilerini dev aynasında görür sekterlikleri ile o “büyük devrimci” tayfalar. Kaçınılmaz gerçek o ki: “önderler kavgaya ışık tutarlar” fakat kimileri anlayamaz bunu, putlaştırıp taparlar. Zaman yalan söylemez, kazanır önderleri gerçekten anlayanlar ve sığlıklarını hep “pratikleri veya pratiksizlikleri” ile ortaya koyar ötekiler, yerlerinde sayarlar.

İçinde bulunduğumuz güç toplama sürecini iyi değerlendirerek, kitleselleşmeyi, neredeyse tüm ilerici-devrimci kesimler hedeflerler. Ancak bir başka ifade ile “büyüme” olarak adlandırdığımız bu düşüncenin pratiğe geçebilmesi adına izlenen yollar, bu kesimleri birbirinden ayıran ideolojik bir takım farklılıkları da su yüzüne çıkarırlar. Kimileri, gençlerin dinamizmi, küçük burjuva alışkanlıkları ile anarşizmi harmanlarken, kimileri de geniş kitleleri arkasına alabilmek adına her telden çalarlar. Tabi o herkesin bildiği, Beşiktaş Spor Klübü’nün son dönemlerde ortaya attığı “feda” mantığından çok da farkı olmayan, kahraman, büyük “bedel ödeyicileri” unutmak da olmaz. Ve bir de şu aydın kişilikleri ile işçi-emekçi sınıfı da aydınlanmak misyonunu üstlenmiş olan megaloman “entel magandaları” da.

Bütün bu gruplar bişeycidiler günün sonunda. Hatta hergün farklı bişeyci de olmaktan kaçınmazlar büyümek adına. Erdal’cı, Mahir’ci, İbo’cu, Deniz’ci, Ulaş’çı, Sinan’cı, Hüseyin’ci… Heeeyyytt be “!!!” Yürüyün “herşeyci” aslanlar “!!!” Devrimciden bol ne var değil mi?

Alıntı yapmaya da bayılır böyleleri, bir de yazarlar ki sanki diyen kendileri. Sınıf içerisinde kitleselleşme adına ezberlenen o alıntılar, altı doldurulmadığından bu halde değilmiyiz zaten?

“Zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yoktur” “!!!” diyene – peki neden?

“Dünyanın bütün işçileri, birleşin” “!!!” diyene – nerede ?

“İşçi sınıfı onurlu mücadelesi zafere ulaşacaktır” “!!!” diyene – nasıl ? diye sorar emekçi ve muhtemelen son soruya aldığı cevap “direne direne” olur. Diğer soruların cevaplarını yazmaktan korkutuğumu söylemeden bir sonraki satıra geçemedim malesef. Oysa kullanmak değil, anlamaktır önemli olan bir bir onları. 

Gerçek derdi sınıfla olanlarsa bambaşka bir paragrafa konmalıdırlar tıpkı pratikte gösterdikleri gibi farklılıklarını, kağıt üzerinde de gösterebilmeleri adına. Onları diğer paragrafa taşıyan şey, güneş ışığını, yağmur damlacıklarını, toprağın zenginliğini, ağacın büyüdüğünü, çiçeği açtığını ve meyvenin olgunlaştığını görebilmeleridir, ötekiler düşlerinde sadece “turuncu” portakalı görürken. Devrim kelimesi düşmez ağızlarından yalnız meyveyi görenlerin, oysa Yuşçenko da devrim yapmıştır kendince. Önemli olan devrimin tek yol olduğunun yanı sıra, kaçınılmaz bir sonuç olduğunun kavranmasında. Önderlerin hayatının mücadele anlamında birer milat olarak belirlenmesi, berisinde “Ya dünyaya gelmeseydi?” gibi soruları getiriyor. Oysa ki üretim ilişkileri kimsenin doğumuna veya ölümüne bağlı olmamış ve emek sömürüsü biyolojik olarak bir zigotun gelişmişmesine paralel başlamamıştır elbette ki. 

Bilgisayara disketle yükler gibi yüklememiştir kimsecikler işçi sınıfına devrimci olma potansiyelini ve “bilinç” nakli gibi bir teknolojiye ulaşılmadı henüz. Doğada hiç olmayan birşeyi hayal edemeyeceğimizi gerçeğinde olduğu gibi, sihirle yüklenmedi omuzlarımıza dünyanın derdi ve birden edinmedik sınıf karakterlerimizi.

Sadece biri hergün esen rüzgarın durgun suyu hareket ettiğini gördü

ve bir başkası yağmurun suyu sıçrattığını belki de

ve bir başkası taşı gördü yerdeki

ve bir başkası onu göle attı

tarihse, onları defterine yazdı.

 
Korkmayın ben de; “Yaşasalardı” gibilerinde demagojik klişelerle giriş yapmayacağım çünkü onlar öldüler ve bizim yapacak daha çok işimiz var. Daha onların deneyimlerini tartışıp, izledikleri yolu anlayıp tecrübe edineceğiz belki de defalarca yenilerek. Ama güçleneceğiz günün sonunda, elbette ki kazanan biz olacağız, ömrümüz büyük günü görmeye yetmese de, pes etmeyeceğiz. En büyük silahımız olan irademiz bilimsel temeller üzerine inşa edilecek. Birgün kazanacağımıza olan inancımız, o söylediği için değil, “onu anladığımız” için hiç yok olmayacak.

Yeni formatın ilk sayısında ele almak durumda olduğum konunun zorluğu, mücadelemizin bilimsel temelde yapı taşlarını, -tıpkı o heykeltraşın sölediği gibi esas kayadan yontarak- “ortaya çıkarmış” olmasından kaynaklanıyor. Ancak Marks’ı adeta bir şablon haline “bilinçli” bir şekilde sokanlarla karşılaştırıldığında, herhangi bir sürçi lisanın daha affedilebilir olduğu görüşündeyim.

14 Mart tarihinde hayatı son buldu onun. Ne acıdır ki “ya doğmasaydı”, “keşke ölmeseydi”, “çünkü o dünyaya geldi !!!” gibi konularla geçecek belki de tam bir haftamız ve öldüğünden değil Mark’sın, bunların varlıklarından dolayı asıl yastayız. Ölüm yıl dönümünü içinde barındıran bu aya bahane Marks’ı  put yapıp tapanlar, ne de küçük burjuva devrimciliğinin sidik yarışına malzeme edenler için; diyalektiğe aykırı fikir veya fikirlere, bilime değil de metafiziğe inanıyor olsaydım eğer; “kemiklerini sızlattınız” derdim kolayca. Ancak savunduğumuz ideoloji temelinde kolaya kaçabilecek lükse sahip değil hiç kimse.

Bu bağlamda;

Diyalektik, öncelikle doğada ve toplumda var olan birbirinden farklı tarihi süreçlerin kavranması için çaba sarf eden bir düşünce şeklidir. Marks, bilimsel diyalektiğin doğaya veya topluma birtakım kurgusal gereklilikleri dayatmadığının altını çizmiştir. Tam aksine, “zaten var olan gereklilikleri doğa ve toplumun gelişimi içerisindeki hareketlilikten yola çıkarak ortaya koyar.” Burdan da anlaşılabileceği gibi bu durum derin bir bilimsel bilgi kaynaklı ve sürekliliği olan, diyalektik ve tarihsel düşünce sürecinin bir ürünürdür. Bilimsel diyalektik, olduğu yerde durmayan ve kendi içinde kendini sorgulayan, eleştiren ve yenilenen hareketli özelliklere sahiptir ve Marksizm doğayı ve toplumu her zaman için kendi karmaşıklıkları içerisinde inceleyebilen bilimsel bir donanıma sahiptir.

Marks’ın sosyalist düşünceyi kişiye özel ütopyalar olmaktan çıkartan yönü ise tarihsel materyalizmi ışığında yorumladığı geçmiş savaşımların, birer sınıf savaşımı ve ekonomik ilişkiler temelli olduğunu ortaya koymuş olmasıydı.  Çünkü  mevcut toplumsal düzenler için kullanılan üstyapı, altyapı tarafından belirlenmekteydi. Tarihsel materyalizm, insanların bilinçlerini kendi varlıklarının belirlemediğini anlatırken, aynı zamanda bu bilinci onların “koşullarının” belirlediğini ortaya koydu. Böylelikle komünizm, tarihsel süreçlerde oluşan iki karşıt sınıfın zorunlu savaşının kaçınılmaz “sonucu” olma niteliğini kazandı.

Marksizm, kendi iç dinamiğinde ortaya koyduğu bilimsel gerçeklikleri kişiye mal etmekten yine kendisi çıkartmıştır. Bütün bu çalışmaları ortaya koyan Marks aynı zamanda yaptığı çalışmalarla Marksizmin bireylerin ütopyaları olmasından uzaklaşmasına da aracı olmuştur. Kısaca özetleyecek olursak, Marksizm bir din, Marks ise bir peygamber değildir. 

Yazının bu satırına gelipte okurken “putlaştırmak” “tapmak” gibi terimlerin üzerinden ikişer kez gözleri süzülürken zevk deryasında boğulan anarşist-troçkist entellektüel arkadaşları da düşünmedim değil açıkçası. Şimdi onlar, her zaman olduğu gibi yazının birçok yerinde ele almaya çalıştığım sekterleri düşünerek, “bunların yazısında nasıl olur da böyle şeyler yer alır” diye düşünüyorlardır. Hala anlayamadınız değil mi? O zaman bir daha deneyelim dilerseniz;

Put yapmakla şut attırmak arasında bir fark yoktur Marks’a bir karikatür dergisinde,

“Af”-fı-“yok”” Marksizm önderini afyon bağımlısı bir ihtiyardan ibaretmişçesine tanıtanların,

Son tahlilde don giydirip gülmeyin önderimize,

İnadına değil, inançla sarılın ideolijiye,

Bırakın da Marks, Marksizmle anılsın…

Ayrıca kontrol

Salih Olgun – Kafa Karışıklığı

Kuzeydeki egemenlik konusunda kafa karışıklığı olanlar Maraş konusunda da ayni kafa karışıklığı içinde. Sömürgeci TC …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir